Savaşın Metafiziği

  • 15 Kasım 2016
Savaşın Metafiziği

"Büyük savaşlar dünyaya egemen olma savaşlarıdır. ‘Dünyaya nasıl egemen olunur?’ sorusu sorulup cevap aranmaya başlanınca, artık insanın ve dünyanın doğası ya da anlamı soruşturulmaz. O noktada zihinsel ya da teknik estrümanlarıyla beraber, savaş endüstrisi yöneten ve savaş teknolojisi üreten, savaş üzerine fikir geliştiren ölüm tacirleri artık açıkça ortaya çıkar.  Aslında devletler arası gerilimlerin düşük olduğu dönemlerde bile bu tacirler hep mevcuttur. Gerilimin artmasıyla onlar ayine başlarlar.

Geleceği kurma tasarımı, ‘geleceğin niçin, nasıl  ve neye göre kurulacağı’ sorularını beraberinde getirir. Bu soruların cevabı, iradeyi sergileyen bireyin ve toplumun anlam ve değerler dünyasında yatar. Sömürgeci bir medeniyetin bu sorulara vereceği cevaplarla maneviliğe ve yüksek değerlere dayalı medeniyetin vereceği cevaplar farklı olur; verilen cevabın gereğinin yapılması, dünyanın yeni düzenini belirler."

Savaşın Metafiziği

Milay KÖKTÜRK | YARIN Dergisi | Ocak 2005

Savaş, tarihçilerin tüm malzemeleri arasında belki en gerçek olanıdır. Çağlara göre yapısı ve şekli değişti, ama savaşı savaş yapan öznitelikler değişmedi. Köroğlu yüzyıllar önce delikli demirin çıkışının mertliği bozduğundan şikayet etmekle sanki günümüzdeki savaşların insanlık dışı yapısını anlatmıştı. Mertliğin bozuluşu, ilerleyen zaman içinde gelişen teknolojiyle artık delikli demire rahmet okuttu.

Savaş tablosu ile karşımıza hep vahşet ve ölüm tasvirleri ve resimleri çıkmaktadır. Savaş anlatımlarında genellikle işgallerden, menfaatlerden, siyasal ve jeopolitik hesaplardan söz edilir. Savaşın görünen yüzü gerçekten çiçek demetlerinin el değiştirmesi ya da insanî değer olarak iyi ve güzel olanı gerçekleştirme değildir. Acaba savaşın tüm gerçekliği, duyusal olarak algıladıklarımızdan mı ibarettir? Bu noktada savaş olgusuna başka açılardan da bakmak; sıradan savaş bilgisinden doğru soyut bir keşfe, görünen tek tek gerçekliklerden doğru hemen algılanamayan, ama akılla kavranabilen genel niteliklerin ve ilkelerin  keşfine çıkmak yerinde olacaktır. Çünkü savaşın görünmeyenleri, görünenlerinden daha fazladır.

Buna savaşın metafiziği adını veriyoruz. Yani ontolojik gerçekliğe sahip bir olgu olarak savaşın arka planındaki temel önermeleri belirleme çabası…

Savaşın doğası

İnsanlık tarihine siyah puntolarla düşülmüş notlar dizisidir savaş. Tarihe düşen ve asla temizlenemeyecek leke veya tarihe armağan edilen ve asla silinmeyecek olan  bir destan… Aynı zamanda o, tarihin diyalektik olarak yazılmasıdır. Ama burada, Marks’ın iddia ettiği gibi salt bir madde hareketi söz konusu değildir. Esas itibariyle savaş bir güç hareketidir; madde güç için talep edilir.

Gelecekteki tüm değişkenleri yönlendirmek elimizde değildir. Hatta bugünün tüm değişkenlerini bile… Dolayısıyla savaş, tarihi dalgalandırmak için atılan adım; sonucu hesaplanamayan ve bilinemeyen bir adımdır. Başlayan etki zincirinin nerede ve ne zaman duracağı bilinemez; daha önemlisi, ilk etkilerin daha başka neleri harekete geçireceği ve gelecekte nasıl bir yansıma bulacağı hiç mi hiç kestirilemez. Bu yüzden de şimdi yapılan savaş tarihin gelecekteki sayfalarının yapım ve yazım malzemesi olur. Geçmişin artık varolmayan şimdiki zamanlarının, sadece savaş olunca kaydedildiğini görmekteyiz.

Hegel’in ‘dünya tarihinin mutluluğun yeri olmadığı; barışçı ve mutluluk periyotlarının tarihteki boş sayfalar olduğu’ ifadesini, ‘savaş olmasaydı tarih ve tarihte olup bitenler adına yazılacak hiçbir şey bulunamazdı’ şeklinde anlamak daha uygun olacaktır. Mutluluğun değil, trajedilerin hikayesi yazılır.

Tarih kimleri yazar?

Tarih çılgınları ya da insanlık kahramanlarını yazar. Sıradan insanın tarihin kitabında yeri yoktur. Entelektüel anlamda çılgınlık ya da mükemmellik, insanlık kahramanı olmak, yeni bir buluşla veya başka bir başarıyla eşsiz olmak  kolay iş değildir. En basit çılgınlık ise savaş hali icat etmektir. Tarihe geçmenin en kolay yolu, savaş gibi görünmektedir. Sözün bittiği yerde savaş başlar.

Savaş kendini besleyen bir süreçtir. O, kazanma motivi üzerine kurulur; kazanmak için yapılır. Bu bakımdan da, kazanmak için her türlü yola baş vurulur. Bu durum sadece savaş olurken değil, gelecekte olabilecek savaşlar için de geçerlidir. Daha acımasız öldürme araçları, daha ince stratejiler vb. Ölüm biyolojik hayatın mutlak bir gerçeğidir ve canlı varlık hayatını sürdürmekte iken tek başına gelir ve ona isabet eder. Savaşta ise, biyolojik varoluş sürecinin dışında bir ölme vakıası ortaya çıkar. Yani savaş, ölümün kılık değiştirişi; onun doğal-biyolojik durum içinde değil, insan iradesi kılığında ortaya çıkışıdır.

Toplumsal yaşantı açısından savaşın görünümü daha da başkadır. Savaş sonraki nesillere atılan düşmanlık tohumlarıdır. Çünkü olup biten unutulmaz; toplumsal hafızada kristalize biçimde kayda geçer ve düşünme/tavır alış biçimlerini şekillendirir. Özellikle günümüzde tarih, daha önce hiç olmadığı kadar anlık kayda geçmekte ve bu da bilinçleri geri dönülmez biçimde belirlemektedir. Yani savaşın etkisi, kendi zamanıyla sınırlı değildir. O, savaşan tarafların her ikisinin gelecek kuşaklarının öteki  hakkındaki yargısına temel oluşturur. Toplumun iyi ya da kötü tasarımlarının en önemli kaynaklarından biri ve belki en önemlisi, savaştır.

Bireysel saldırı ile sosyal olgu olarak savaşı birbirinden ayırmak gerekir. Biri tek başına bireyi, diğeri ise toplumu ilgilendirir. Birinde kavga kendi adına, diğerinde ise toplum adına yapılır. Yani her savaşta bireyi aşan bir amaç vardır. Orada tasarım, toplumun geleceğine yöneliktir. Toplumlar gelecekleri çatışacağı ya da şimdiki zamanları çatıştığı için savaşırlar. Yani savaşın temelindeki idelerden biri, ‘bir arada olamama durumu’dur.

İnsan dünyasında doğa yasaları gibi yasaların değil istemenin; insanın, kendi isteklerine göre eylemde bulunma yetisinin egemenliği vardır. İsteme ya da talep etme durumu, aklın, iyi olduğunu düşündüğü veya iyi olduğuna tarihsel tecrübe ışığında karar verdiği şeyi seçmesiyle sükûnet bulur. Fakat burada iyi-kötü, taraflara göre değişen ikili bir yapı içinde ortaya çıkar. Üstelik ikili görünüm, sadece savaşın tarafları için geçerli değildir. Savaşta kavramlar da ikili anlamlarıyla karşımıza çıkarlar.

Haklılık iddiası içeren ‘savaş sebebi’, gerçekte ölüm ve vahşetin gerekçesi, katliam canavarının uyanışıdır. İnsanın canavarlığı onaylayarak ona meşruiyet kazandırma çabası ve canavarlığına bir maske dikmesi, ‘savaş hukuku’ adıyla dünyamızda yerini alır. ‘Savaşın haklılığı’ kavramı ise, saldıran açısından bakılınca, vahşetin üzerinin örtülüp eylemin idealize edilmesi; saldırıya uğrayan açısından ise en doğal hakkı olan ‘varolma hakkı’nı elde etme gerekçesidir. Bu bakımdan savunan daima haklıdır. Geleceği,  kısa vadede, haklı olan değil kazanan belirlemekle beraber, uzun vadede -belki fiili olarak değil, zihinsel olarak- haklı olanların mücadelesi  belirler.

Büyük savaşlar dünyaya egemen olma savaşlarıdır. ‘Dünyaya nasıl egemen olunur?’ sorusu sorulup cevap aranmaya başlanınca, artık insanın ve dünyanın doğası ya da anlamı soruşturulmaz. O noktada zihinsel ya da teknik enstrümanlarıyla beraber, savaş endüstrisi yöneten ve savaş teknolojisi üreten, savaş üzerine fikir geliştiren ölüm tacirleri artık açıkça ortaya çıkar.  Aslında devletler arası gerilimlerin düşük olduğu dönemlerde bile bu tacirler hep mevcuttur. Gerilimin artmasıyla onlar ayine başlarlar.

Savaştakiler

Savaşa başlayan, tarihin kendisi hakkında vereceği hükme şimdiden boyun eğmiş demektir; çünkü o, tarihi dalgalandırmaya başlamakla, çözmek ve anlamak isteyen insan aklının gelecekteki karar nesnesi haline gelmiştir. Gelecekteki akıl, olup biteni, yaşanan dalgalanma ortamının etkisinin dışında olarak değerlendirir. Tarihi dalgalandıran ise, bu karara müdahele edemez. Bu yönüyle her savaş, savaşanların geleceğini ipotek altına alır.

Kuvvetlinin doğrudan doğruya zayıfı işgali ile doğan savaşla eşitlerin savaşını bazı bakımlardan ayırmak gerekir. Ama her savaşın başlangıcında bir saldırgan vardır. Saldırgan kaybetmeye mahkumdur. O, haksız eylem sahibidir ve ta en başından tarih önünde kendini mahkum etmiştir. Çünkü kendine ait olmayan bir şeye, hiç hakkı olmadan el uzatmıştır. İşgalci başka açıdan da baştan kaybetmiştir. Çünkü onun, baskısını sürdürmekten başka yapacağı bir şey kalmayacak ve o, kendi konumunu sorgulamaya başlayacaktır. Böylece işgalci kendi varoluşuyla hesaplaşmaktan kurtulamayacaktır. Onun bilinci yaralanmaya mahkumdur.

Savunanlar kendi iradelerine, saldıranlar ise başkasının iradesine tâbidir. Saldırı emirle gerçekleşir; savunma ise temelini bireyde bulan bir duygudur. Bu yüzden de savunma, ölmeye hazır olma, ölmeyi isteme ve ölmeye yürüyüştür. Savunan için ölüm, bir düğün gecesi gibidir. O, kendisine, tarihe ve geleceğe karşı aklanmış olmak bakımından daima üstün konumdadır.

Savaşanlar için hedef, kahraman olmaktır. Ölüm pahasına da olsa, kahraman olmak…

Orada hayatın kaynağı akıl üstü bir boyuta taşınmıştır. Bu boyutu muhafaza edenler cephede yenilseler bile savaş asla sona ermez. Yani savaşanlar mutluluğa başka anlamlar yüklemişlerdir. Savunmadakiler artık dünyevî mutluluktan vazgeçmişler, mutluluk özlemlerini biyolojik varoluşlarının ötesinde bir yere yerleştirmişlerdir.  Bu, bazılarında Yaratan’ın vaat ettiği sonsuz cennet hayatı, bazılarında sadece ülke, bazılarında ise sırf insanlık değeri vs. olabilir. Saldırgan, mutluluğa yükleyeceği başka anlam, hayatın kaynağını taşıyabileceği başka bir zemin olmadığı için, kendi saldırganca varoluşuna gömülür ve kendisiyle baş başa kalır. O, bu bakımdan da kaybedecektir.

Savaş ortamında insanlar savaşanlardan ibaret değildir; bir de, savaşın dışında kalanlar vardır. Bunların en başında, siviller gelir. Onlar en azından fiilî olarak taraf değildirler; ama ölüm gerçeğinin muhatabı olabilirler. Ölümün sıradanlığının ve insanın sahipsizliğinin diğer adı sivillerin katliamıdır. Yine dışarıdakiler arasında sayılabilecek olan hainler, yani kendi dünyalarının güzel geleceğini başkalarının işgalinde gören ve fırsat kollayanlar; korkaklar, yani savaş esnasında kendi biyolojik varlıklarının mevcudiyetini tek gaye sayanlar; gafiller, yani dünyayı doğru okuyamayan ve bu yüzden yanlış yerde bulunanlar… Bütün bunlar savaşın dışında kalanlardır.. Bir de savaşanların dışında kalan insanlık camiası vardır ki, onlar çaresiz kalan, yaralanan vicdanlardır.

Daha ilkel dönemlerde savaşlar kuvvetler arası mücadeleyken, modern zamanların savaşları artık topyekün savaş halini almıştır. Artık savaşın belli bir biçimi ve cephesi yoktur. Daha geniş perspektiften bakındığında, modern zamanların savaşları bilinçleri dönüştürme işinde yoğunlaşmaktadır. Köle bilinci özgür olma imkanını asla kaybetmez; köleleştirilmiş bilinç ise asla özgür olma imkanına kavuşamaz.. Bu, günümüzdeki medya egemenliği kavgasının nedenini de açıklamaktadır: Bilinci köleleştirmek…

Temel ide…

Hobbes’un insanın bencil doğasına dayandırdığı ‘herkesin herkesle savaşı’, sadece belli bir topluluğun bireyleri için tasarlanabilir; toplumlar arası savaşı, hele iyi ve kötünün iyice birbirine karıştığı bir savaşı açıklayamaz.  

Savaşların genellikle görünen nedenleri yanında bir de görünmeyen nedenleri vardır. Savaşlar basitçe menfaat temeline oturtulamazlar. Onlara yüce amaçlar verilir.

Zira insanları güvenlikli yaşadıkları yerlerinden yurtlarından alıp ölmeye götürmek için bir gerekçe gerekir. Demokratik ortamda gerekçeler sorgulanır ve bilinçlerde yeniden konumlandırılır. Bu gerekçenin onaylanmama ihtimali, demokrasi ortamı ile savaş ortamının çelişkili durumlarından biridir. Bu yüzden savaşçılar asla demokrasiyi sevmezler. Savaşın olmazsa olmazlarından biri de militarist anlayış/kavrayış tarzıdır. Çünkü hoşgörü temeline dayalı bir anlayışla düşmanlık ve yok etme anlayışı bir arada barınamaz. Nitekim salt militarist anlayışla demokrasi hiç barışmamıştır.

Demokrasi halkın kendi geleceğini belirleme hakkını temsilcilerine devretmesini anlatır. Savaşçılar ise bu hakkı kendileri kullanmak isterler. Ama kapitalist-liberal demokrasi ya da uluslar arası emperyalizm günümüzde bunun da çaresini bulmuştur: Medya ve medyatik provakasyon; başka bir deyişle gerçeklik tablosunun, güç sahiplerinin menfaat ve kabullerine uygun olarak yeniden inşa edilmesi ve böylece bilinçleri onların doğal etki alanı haline getirme…

Niye insanlar sonucu bilinmeyen, ama süreci boyunca kan-ölüm getirecek olan bir işe kalkışırlar? Savaşın temeli insan doğasında mı var? Buna evet demek, savaşı son tahlilde apriori bir şey, yani deneyimin dışında, hatta aklın bile doğrudan kavrayamadığı bir şey olarak kabul etmek demektir. Halbuki isteme, bilincinde olduğumuz bir özelliğimizdir. İstemenin aldığı renk, onun boyutları ve konusu ancak savaşa sürükleyici olabilir. Buradaki isteme de, bireysel bir isteme değildir. Üstelik isteme basit bir elde etme eğilimi olursa, bu da savaş sebebi olmaz. İstek, istek olarak bireyle ve bireysellikle sınırlıdır. İstek sahibi etkin olmaya yönelir ve gücü ele geçirince bilfiil eyleme yönelir. Artık isteme iradeye dönüşmüştür.

Onun içeriği de bellidir: Egemen olma…

Egemen olma iradesini eline alan kendini tarih önünde ve tarihe karşı sorumlu saymaya başlarsa, bir çılgının doğum anı gelmiş demektir. Savaş o anki şartlar ve zorunluluklarla haklı gibi görünen bir olgu olabilir; ama savaşın gerçek nedeni, fiilî durumun dışında ele alındığı zaman, geleceği kurma/belirleme iradesi olarak kendini gösterir. Yani her savaş bugüne değil, geleceğe egemen olma iradesini anlatır. Başka bir ifadeyle, her savaş üstünlük duygusuna gerçeklik kazandırıp onun geleceğe ihraç edilmesidir. Bu bakımdan da savaşın bizzat gerçekleştiği zaman dilimi değil, bitimi ve sonrası esastır.

Geleceği belirlemek isteyen işgalci/saldırgan “öteki”ni de belirlemeyi istemiş olacaktır; belirlenen olmak istemeyen de böylece direnme hakkını doğal hak olarak görecektir. Burada uzlaşma olmaz. Bu bakımdan uzlaşmalar geçici bir sükunet dönemi, güç toplama sürecidir.

Geleceği kurma tasarımı, ‘geleceğin niçin, nasıl  ve neye göre kurulacağı’ sorularını beraberinde getirir. Bu soruların cevabı, iradeyi sergileyen bireyin ve toplumun anlam ve değerler dünyasında yatar. Sömürgeci bir medeniyetin bu sorulara vereceği cevaplarla maneviliğe ve yüksek değerlere dayalı medeniyetin vereceği cevaplar farklı olur; verilen cevabın gereğinin yapılması, dünyanın yeni düzenini belirler.

İLGİLİ YAZILAR

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ
42 yıllık siyası yaşamında Türk Siyasetinin unutulmayan isimleri arasında yer alan Necmettin Erbakan, ölümünün  4. yıl dönümünde çeşitli etkinliklerle anılıyor. Anadolu Ajansı Fotoğraf Arşivi,  85 yaşında hayata gözlerini yuman Erbakan’ın az bilinen fotoğraflarını derledi. Milli Selamet Partisi (MSP) Genel Başkanı Erbakan, 19 Ocak 1979'da düzenlediği basın toplantısında...(Arşiv) (AA Arşivi - Anadolu Ajansı)
Mühendisliğin Gizemli Felsefesi

"Mimar ve mühendisler, özde aynı olmakla birlikte, her ülkenin ekonomik-sanayi kalkınma durumlarına göre farklılıklar arzetmektedir....

Nazan Bekiroğlu Cihaz
“C İ H A Z”

"Anlatırlardı da aklı almazdı. Tam on sekiz yıl ezan bu minarelerden Türkçe okunmuştu. Türkçe anadiliydi...

Ömer Seyfettin kimdir
Türk Hikayeciliğinin Dibacesi: Ömer Seyfettin

"Ömer Seyfettin, Osmanlı’nın son dönemlerinde yaşamış olması sebebiyle, o dönemin sorunlarıyla ilgilenmiş; Osmanlı’nın gerilemesine karşın...

Kapat