100. Yılında II. Meşrutiyet: “Trablusgarp Direnişi (1911)”

  • 02 Kasım 2016
100. Yılında II. Meşrutiyet: “Trablusgarp Direnişi (1911)”

100. Yılında II. Meşrutiyet

VII. Bölüm: Trablusgarp Direnişi (1911)

II. Meşrutiyet’in ilanından kısa süre sonra gerçekleşen 31 Mart ayaklanması, İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne büyük darbe vurdu. Selanik’ten gelen Hareket Ordusu’nun isyanı bastırmasından sonra bile Cemiyet eski gücüne ulaşamadı. Uzun süre iktidar olamadı. Kendi içinden muhalefet partileri çıktı.

Hürriyet ve İtilaf Fırkası onların en güçlü olanıydı. Halaskar Zabitan ise ordu içinden İttihat Terakki’ye yükselen muhalefetin sesiydi.

Osmanlı Devleti’nde süren bu iktidar mücadelesi ordunun İttihatçı ve İtilafçı olarak ikiye bölünmesine yol açtı. Bu ise Balkan felaketini getirdi. İç çatışmaya giren Osmanlı Ordusu Balkanlar’da tutunamadı ve 2 ay içinde Çatalca’ya kadar çekildi.

31 Mart vakasından sonra bocalayan ve yok olmaya doğru giden İttihat ve Terakki Cemiyeti ilk çıkışını Trablusgarp Savaşı ile yaptı. Enver Bey ve Mustafa Kemal’in yerel halkı örgütleyerek sürdürdüğü çete savaşı İttihat ve Terakki’nin yeniden doğuşunun başlangıcı oldu.

TRABLUSGARP SALDIRISI

Trablusgarp ve Fizan, İttihat ve Terakki Cemiyeti için ayrı bir öneme sahipti. Buralar Padişah II. Abdülhamit’in sürgün yerleriydi ve pek çok Jön Türk ve cemiyet üyesi burada sürgün hayatı yaşamıştı. İlan edilen hürriyet biraz da buradaki sürgün hayatının eseriydi.

Burada yaşanan esaret hürriyeti doğurdu ama onun ilanı Trablusgarp ve Bingazi’de coşku yerine kuşkuyla karşılandı. Gayri Müslimlerle eşit tutulmaktan pek memnun değillerdi.

İttihat ve Terakki Cemiyet’i 1908 Eylül’ünde durumu incelemek üzere Trablusgarp’a bir heyet göndermeye karar verdi. Giden üç subaydan biri Mustafa Kemal’di.

Mustafa Kemal, huzursuzluğun görevden alınma korkusu yaşayan yerel memurlardan kaynakladığını tespit etti. Onları ikna edip halkın da katılımıyla Trablusgarp Garnizonu’nda meşrutiyete bağlılık yemini ettirdi. İttihat ve Terakki Trablusgarp ve Bingazi’deki sorunu bu yolla çözdü.

Ama asıl sorun başka yerdeydi. Sömürgeciliğe geç başlayan İtalya, öteden beri gözünü bu bölgeye dikmişti. Güneydeki işsizlerini Amerika’ya göç etmeye teşvik eden İtalyanlara göre Kuzey Afrika toprakları kendileri için “California’dan daha önemli vaat edilmiş topraklardı”. İngiltere, üçlü ittifak içersinde bulunan İtalya’yı oradan kopartmak, Almanya ise üçlü ittifakta kalmasını sağlamak için bu işgale “evet” deyince İtalyanlar, bu fırsatı kaçırmadı. Trablusgarp’a 29 Eylül 1911’de çıkartma yaptı. Prof. Dr. Sina Akşin bu saldırının biraz da İngiltere ve Almanya’nın İttihat Terakki’ye olan tepkisinden kaynaklandığını söylüyor:

“İttihat ve Terakki düşman ilan edildi. Şeytan haline getirdiler. İşte başta bravo hürriyet diye alkışlıyorlardı ondan çok kısa bir süre sonra bakıyorsunuz artık bunların nasıl ayağını kaydıracağız diye planlar yapmaya başlıyorlar. İşte, mesela aralarında anlaşıp İtalya’yı Trablusgarp’a saldırtıyorlar.

İtalya Trablusgarp’a saldırdığında Osmanlı Ordusu, sürekli huzursuzluğun hakim olduğu Arnavutluk ve Makedonya’nın yanı sıra Havran’da Dürzi, Güney Suriye’de Bedevi, Yemen’de İmam Yahya isyanlarıyla uğraştığı için bir türlü ordusunu yeniden yapılandırma ve eğitme fırsatını bulamıyordu. Birlikler bir oraya bir bu yana isyan bölgelerinde dolaşıp duruyordu.

Almanya, Osmanlı ülkesi ile İtalya arasında kalmıştı. Hem üçlü ittifak içersinde kalmasını istediği İtalyanlara el altından destek veriyor hem de kolay bir zafer kazanmasınlar diye Osmanlı Devleti’ne tavsiyelerde bulunuyor, bir gerilla savaşı öneriyordu.

Doğrusu, Berlin’de Ateşemiliter olarak görev yapan Enver Bey’in kafasında olan da bir çete savaşıydı. İşgali duyar duymaz Berlin’den ayrıldı. Doğrudan Selanik’e geldi. Burada 3. Kongre’sini yapan İttihat ve Terakki toplantı halindeydi. Enver Bey kafasındaki “gerilla savaşı” fikrini İttihat ve Terakki’ye kabul ettirdi. Esasen İstanbul’da muhalefetin baskısı karşısında iyice bunalan ve köşeye sıkışan İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin bu fikri kabul etmesinden başka bir çıkar yolu da yoktu.

Enver Bey’e göre, genç subaylar, yerel Arap gruplarının başına geçecek, düşmana gece baskınları vererek sürekli taciz edecekti.

Enver Bey, Selanik’ten İstanbul’a geçti. İstanbul, durumdan ümitsizdi, Trablusgarp’ın kaybedildiğine inanıyordu. Araştırmacı Nevzat Köseoğlu’na göre İstanbul’daki hava hiç de Enver Bey’in beklediği gibi değildi:

“İstanbul’a gelen Enver Bey, hemen, Harbiye Bakanı ve Genelkurmay Başkanı’nın huzuruna çıktı, dedi ki; ‘Trablusgarp’ı savunmaya gitmek istiyorum.’ Harbiye Bakanı’nın O’na çok uzun nasihatleri vardır. ‘Trablus kaybedilmiştir, Trablus’ta yapabileceğimiz bir şey yok, sen gençsin, parlak bir subaysın, yarın saraya damat olacaksın, yani bu kadar büyük bir istikbalin var, sen bu devlete de lazımsın, gidip ne yapacaksın Trablus’ta?’

Enver der ki; ‘efendim bizim o insanlara verilmiş bir namus, şeref borcumuz var, biz onları savunmak zorundayız. Trablus’un kaybedilmiş olduğunu ben de biliyorum ama gidip Trablus’u savunacağız, bu bizim namusumuzdur.’ Yolunuz açık olsun oğlum derler.”

Hükümetin Trablusgarp için yapabileceği bir şey yoktu. Akdeniz’de İtalyan ablukası vardı. Denizden ve karadan Trablusgarp’a asker ve cephane göndermek zaten imkansızdı. O yüzden İttihat Terakki’nin Genç Subayları kendi imkanlarıyla gidecek, yerel halkı örgütleyip İtalyanlara karşı gerilla savaşı vereceklerdi.

Her subay ayrı kimlik, kılık ve kıyafetle Trablusgarp’a gitti. Kimi gazeteciydi, kimi doktor, kimi tüccar. Kimi İstanbul’dan kimi Paris’ten yola çıktı. Berlin Ateşemiliteri Enver Bey, Paris Ateşemiliteri Ali Fethi Okyar, Aziz Ali, Mustafa Kemal, Enver Bey’in amcası Halil Kut, kardeşi Nuri Killigil, Süleyman Askeri, Kuşcubaşı Eşref, Nuri Conker, Fuad Balkan, Yakup Cemil önde gelen isimlerdi. Gidenler arasında V. Murad’ın 16 yaşındaki torunu Şehzade Osman Fuad Efendi de vardı.

Nevzat Köseoğlu, genç subayların kaybedilmiş bir kente nasıl gittiklerini anlattı:

“Şimdi Mustafa Kemal Bey, Eşref Bey daha birçok Osmanlı subayı kıyafetlerinden soyunarak, gerektiğinde Osmanlı Devleti’ne isyan etmiş sayılarak orada kalmayı göze almak üzere her biri bir yerden kaçak bir şekilde Trablus’a girerler; Trablus’u savunmak üzere.

Trablus hakikaten kaybedilmiş bir yerdir. Çünkü Osmanlı resmi olarak hiçbir şey yapamamaktadır. İtalyan Devleti de bütün gücüyle, donanmasıyla yükleniyor.”

Enver Bey, İstanbul’dan Mısır’a deniz yoluyla rahat bir yolculukla geldi. Oradan Libya’ya gidişi tam bir macera oldu. Çölde İtalyanlara karşı mücadele veren Sünisi Şeyhlerine benzeyen bir kıyafetle yol aldı. 11 gün sonra Derne’ye ulaştı.

Derne’de cephe komutanı kendisinden önce gelen Kolağası Mustafa Kemal’di. Komutayı daha kıdemli olan Enver Bey devraldı. Trablusgarp Savaşı’nın kaderini değiştiren başarı ilk kez bu cephede, Mustafa Kemal ve Enver Bey’in komutasında alındı.

Yerel halk Enver Bey’e saygı gösterdi ve destek verdi. Halife’nin Damadı’nın cihada katılmak üzere gelmesi halkın moralini düzeltmeye yetmişti. Daha sonra Anadolu’ya gelerek Atatürk ile birlikte Kurtuluş Savaşına katılan Sünisi Şeyhi Ahmet Şerif, savaş boyunca Enver Bey ve Mustafa Kemal’le birlikte hareket etti. Kısa sürede eğitilip silahlandırılan yerel halk tam anlamıyla bir gerilla savaşı verdi. İtalyanlar beklemedikleri direniş yüzünden sahilden öteye gidemedi.

Araştırmacı Nevzat Köseoğlu’na göre Enver Bey, Trablusgarp’ta kritik rol oynadı:

“Orada kalan Osmanlı subayları, 3–5 subay Afrika Araplarını teşkilatlandırmaya çalışıyor ama çok az sayıda, 500 civarında gönüllü toparlanabiliyor. Enver Bey oraya gittikten sonra bir ay içerisinde bu 500 gönüllünün sayısı 25.000’e çıkıyor. Şevket Süreyya Bey diyor ki Enver Bey’in Trablusgarp’ta yaptıklarını sadece mucize kelimesi ile ifade edebiliriz.

Hakikaten orada kahramanlıklar yaratıyorlar.

Kim bunlar? Bunlar sadece 3–5 Osmanlı subayı ve onlara inanmış çöl bedevileri. Yani o adım atmasını bilmeyen, tüfek tutmasını bilmeyen çöl bedevileri kahramanlıklar yaratıyorlar 3–5 Osmanlı subayının öncülüğünde. Ama bütün bu hareketin de ruhu Enver Bey.”

İtalyanların karşısına beklemedikleri bir direnişle çıkan İttihat Terakki’nin genç subayları, fedakarlık duygusu ve halkı seferber etme becerisiyle Arap vilayetleri başta olmak üzere Müslüman dünyada büyük bir sempati topladı. Trablusgarp direnişi İslam dünyasının birleşmesinde etkili oldu. Yemen’de İmam Yahya isyanı sona erdi. Mısır halkı ve Hindistan Müslümanları başta para yardımı olmak üzere Hilal-i Ahmer’e verdikleri destek ve benzeri faaliyetleri ile dayanışma içersinde olduklarını gösterdiler.

Bu gelişmeler İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne yaradı. 31 Mart ayaklanmasında itibarını büyük oranda kaybeden ve son dönemde muhalefetin iyice köşeye sıkıştırdığı İttihat Terakki Trablusgarp direnişiyle kendini toparlama fırsatı buldu.

Trablus’ta sahilden içeriye ilerleyemeyen İtalyanlar, Osmanlı Devleti’ni barışa zorlamak için Karadağ’a ve ayrılıkçı Arnavutlara silah yardımında bulundu ve onları kışkırttı.

İtalyanların bu tavrı Balkan Savaşı’nı körüklerken İttihat ve Terakki için asıl tehlike içerde gelişti.

Beklemediği bir zamanda muhalefetin tümü bir araya geldi. İttihat ve Terakki Cemiyeti tam “Siyasi itibarımı yeniden kazandım” dediği sırada Hürriyet ve İtilaf Fırkası’nı karşısında buldu.

HÜRRİYET VE İTİLAF FIRKASI

31 Mart Vakası’nın bastırılmasından sonra İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin hakim olduğu Meclis 21 Ağustos 1909’da köklü bir anayasa değişikliğine gitti. Yürütmenin yetkileri büyük oranda azaldı. Padişahlık makamı sembolik hale geldi. Padişah’a sadece Sadrazam ve Şeyhülislam’ı atama yetkisi bırakıldı. Göreve başlarken Meclis’te yemin etme zorunluluğu getirildi. Uluslararası anlaşmaları kabul yetkisi bile Padişah’tan alınıp Meclis’e verildi. Vezirleri Sadrazam atar hale geldi. Sadrazam ve vezirler Padişah yerine Meclis’e hesap vermeye başladı. Birbirinden bağımsız, görev alanları tanımlanmış kurumlar oluşturuldu. Bunlar Parlamentarizm yolunda atılan kuvvetli adımlardı.

Feroz Ahmad’a göre Meclis’in daha çok öne çıktığı bir dönem başladı:

“Anayasa’da yapılan bu değişiklikler ile Padişah, ‘evet Hükümdardı’ ama artık hükmetmeyen bir hükümdardı. Padişah’ın görevi Kabine veya Meclis tarafından alınmış kararları onaylamaktan ibaretti. Tabii sadece Padişah’ın değil kabinenin de yetkileri azaltıldı. Hükümet ve nazırlar Meclis’e karşı sorumlu hale geldiler. Meclis ile Kabine anlaşmazlığa düştüğü zaman Kabine ya Meclis çoğunluğunun kararını benimseyecek ya da istifa edecekti.”

Yapılan anayasa değişiklikleri ile Meclis bir adım öne çıkmıştı ama asıl güç 31 Mart isyanını bastıran Mahmut Şevket Paşa’nın elindeydi. Meclis çoğunluğuna sahip olan İttihat ve Terakki Cemiyeti ile sıkıyönetim komutanı olarak bütün yetkiyi elinde bulunduran Mahmut Şevket Paşa uyum içinde değildi.

Mahmut Şevket Paşa, öncelikle, Cemiyet’in ordu ile ilişkisinin kesilmesini istiyordu. Cemiyet’in Selanik’te toplanan 1909 Eylül kongresinde bu konu ele alındı. Mustafa Kemal de yaptığı konuşmada “Ya ordu ya siyaset” diyerek ordunun politikadan uzak durmasını istedi. Kongre eskilerin üye olarak kalmasını yenilerin Cemiyet’e üye alınmamasına karar verdi.

Mahmut Şevket Paşa ile İttihat Terakki arasındaki ayrılık sadece asker-siyaset ilişkisi değildi. Pek çok konuda farklı düşünüyorlardı. Özellikle Almanya ve İngiltere’yi ilgilendiren konularda bu farklılık daha çok ortaya çıkıyordu. Feroz Ahmad, Almanya ile İngiltere arasındaki rekabetin aslında ne anlama geldiğini değerlendirdi:

“Osmanlı’da pek çok konu esasen Almanya ve İngiltere’yi ilgilendiriyordu. Gündemde tartışılan olayların çoğu Almanya ve İngiltere arasında bir rekabet konusuydu. 31 Mart Vakası’nın bastırılmasından sonraki dönemde Cemiyet İngiltere’ye, Ordu ise Almanya’ya dönüktü. Cemiyet’e yakın yayın organlarında çıkan Almanya’yı eleştiren bir yazı aslında ordunun eleştirilmesi anlamına geliyordu.”

İttihat ve Terakki Cemiyet’i Anayasa değişikliğini gerçekleştirdikten sonra 1909’un ikinci yarısında yeniden İngiltere ile iyi ilişkiler kurmak için uygun bir zemin buldu. Sadrazam Hüseyin Hilmi Paşa ve Mahmut Şevket Paşa’dan bağımsız olarak bir Meclis Heyeti Londra ve Paris’i ziyaret etti. Bu ziyaretin gerçekleştiği sırada Alman Generali Von Der Goltz ise Osmanlı Ordusu’nu yeniden düzenlemek üzere İstanbul’daydı.

Cemiyet ile Mahmut Şevket Paşa arasındaki çatışmayı gün yüzüne çıkaran olaylardan biri Fırat nehri üzerinde çalışan Osmanlı Devleti’ne ait Hamidiye gemicilik şirketi ile İngiliz Lynch şirketinin birleştirilmesi projesiydi. Cemiyet yanlısı gazeteler birleşmeye karşı çıkan girişimleri Almanya’nın desteklediğini düşünüyordu.

Sadrazam Hüseyin Hilmi Paşa bu imtiyaza önce evet dedi, sonra istifa etti. Yerine gelen Sadrazam İbrahim Hakkı Paşa İngilizlere verilen bu imtiyazı kaldırdığı gibi, daha ileri gidip Irak ve çevresinde İngilizlere vaat edilmiş başka imtiyazlardan da vazgeçti.

İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin güçlü ismi Enver Bey, tam da bu olayların tartışıldığı bir sırada İngiltere’ye gitti. Ama İngiltere yerine Almanya’ya yönelmesinin nedenini yıllardır Türkiye’de yaşayan İngiliz yazar David Barchard değerlendirdi:

1910 yılının Mart ayında Enver Paşa Londra’ya geldi. Kral tarafından kabul edildi, Başbakan ile tanıştı ve 17 gün İngiltere’de kaldı. O zaman İngiltere’de bazı ümitler vardı. Çünkü aslında bazı İngiliz aydınları arasında arkadaş demeyelim ama kendisini şahsen tanıyan ve beğenen kişiler vardı. Ama bence sorumluluk Enver Paşa’da idi. O Almanya’ya bakmış, Almanya’yı herhalde daha kuvvetli, geleceğin gücü olarak görmüştü. Onun için seçenek yapmak zorunlu olduğunda Almanya’yı seçmişti.”

İbrahim Hakkı Paşa Sadrazam olarak Hükümeti kurarken Sıkıyönetim Komutanı ve olağanüstü yetkiye sahip Mahmut Şevket Paşa’yı da Harbiye Nazırı olarak kabineye aldı. Her yıl açık veren Bütçe’nin büyük kısmı ordu için ayrılıyor ve hiçbir hesap sorulamıyordu. İttihat ve Terakkili Maliye Nazırı başta olmak üzere pek çok kişi ve kesim buna karşı çıkıyordu.

Cemiyet ile Mahmut Şevket Paşa arasında Bakanlığın bütçe görüşmesi sırasında köprüler iyice atıldı. Ama kazanan Mahmut Şevket Paşa oldu. Maliye Bakanı Cavit Bey’e borç bulmak düştü. O da Fransa ve İngiltere’ye gitti. Ama eli boş döndü. Osmanlı’nın imdadına Almanlar yetişti. İngiliz ve Fransızların vermediği borcu Almanlar verdi. Araştırmacı Ahmet Turan Alkan’a göre, İttihatçıların Almanya’ya yönelmesi zorunlu bir tercih:

“İttihatçılar son ana kadar İngiltere kartına oynadılar ancak İngiltere’den açıkçası dirsek gördüler ve bir anlamda Alman taraftarlığı bizim için kaçınılmaz bir seçenek haline geldi. Yani bir taraftan dirsek görüyorsunuz ama Alman kanadından da hoş ahmedi görüyorsunuz ve bunu tercih ettikleri için İttihatçıları sorgulamak çok da akıllıca değil.”

31 Mart vakasından sonra aslında işler pek de düzelmedi. 1910 ve 1911 yılları hep buhranla geçti. Bir yandan ıslahat yapılmaya çalışıldı; bu, yeni vergi, kayıt, merkezi idarenin güçlendirilmesi demekti, bir yandan da başta Balkanlar olmak üzere yurdun dört bir yanında çıkan isyanlar ile uğraşıldı.

Yeterli kaynak olmadığı için halkı memnun edecek bir ekonomik atılıma gidilemedi, ayaklanmalardan dolayı da ordunun yeniden yapılandırılması gerçekleşmedi. Hükümetlerin uygulamalar sırasında yaptıkları haksızlıklar, verilen sözlerin yerine gelmeyişi, isyanlar tepkileri iyice arttırdı.

Nihayet, bütün bu olup bitenlerden hoşlanmayan ulema kökenli bir grup milletvekili İttihat ve Terakki Cemiyeti’nden ayrıldı ve Ahali Fırkası’nı kurdu. Başkanlığını Gümülcineli İsmail Bey’in yaptığı Ahali Fırkası daha çok hukuk devleti kavramına sarıldı; yoksul halk kesimleri ile memnun olmayan alaylı subayların desteğini aldı. Dini motifleri öne çıkartan Ahali Fırkası’nın kuruluşu İttihat ve Terakki’nin beklemediği bir gelişmeydi.

Aynı dönem muhalif yayınlarıyla öne çıkan Saday-ı Millet gazetesi, muhalefeti iyice arttırdı. Gazetenin Başyazarı Ahmet Samim etkili ve sevilen bir kalemdi. Eleştirileri ses getiriyordu. 9 Haziran 1910’da Ahmet Samim İttihatçı silahşorlar tarafından öldürüldü. Hükümet, bir yıl önce Galata Köprüsü’nde öldürülen gazeteci Hasan Fehmi’nin cenaze törenine benzer bir gösteriden korktuğu için muhalifleri, gizli cemiyet kurma iddiasıyla gözaltına aldı. Gözaltına alınanlar arasında Mahmut Şevket Paşa’nın Meclis’e kılıcıyla gelmesini eleştiren Sinop Mebusu Dr. Rıza Nur ile Başkanlığını Dr. İbrahim Temo’nun yaptığı Osmanlı Demokratlar Fırkası üyeleri de vardı.

Artan muhalefet karşısında İttihat Terakki’nin tutumu baskıyı arttırmak oldu. Dahiliye Nazırı olan İttihat Terakki’nin güçlü ismi Talat Bey, muhalefeti yıldırma işini bizzat yürütüyordu. Ama baskı işe yaramadı. Muhalefet yaygınlaşarak arttı. Aralarında Osmanlı Sosyalist Fırkası’nın da bulunduğu çok sayıda parti bu dönem kuruldu. Ama İttihat Terakki’ye darbe vuran asıl hareket kendi içinden geldi. Kendilerine Hizb-i Cedit diyen çok sayıda milletvekili Cemiyet içinde ayrı bir grup gibi mücadeleye başladı.

Miralay Sadık Bey, Meşrutiyet ilan edildiğinde İttihat Terakki Cemiyeti’nin Manastır Şube Reisi’ydi. Başından İttihatçı bir milletvekili olarak Meclis’teydi ama üyesi bulunduğu Cemiyet’in pek çok uygulamasına karşı çıkıyordu.

İttihat Terakki içinde ayrı bir grup gibi davranan Sadık Bey, Mahmut Şevket Paşa’ya yakın bir isimdi. Ama asıl gücünü bağlı bulunduğu Melami tarikatından alıyordu. 1911 yılının başında ortaya çıkan Hizb-i Cedit Grubunu yatıştırmak için İttihat Terakki Cemiyeti’nin ilk hamlesi Dahiliye Bakanı Talat Bey’i Şubat ayında istifa ettirmek oldu.

Ama bu önlem muhalefeti yatıştırmadı. Tam tersi Cemiyet içinde muhalefetin gücü giderek arttı. Cemiyet’in muhalif grupla yaptığı tüm görüşmeler sonuçsuz kaldı.  

Makedonya’daki Mitroviça gibi Cemiyet’in kimi şubeleri İttihat Terakki’den ayrılmaya başladı. Bu İttihat Terakki için zor günlerin başladığının açık göstergesiydi. Feroz Ahmed de “İttihat Terakki’yi bu kötü gidişten ve hatta yok olmaktan kurtaran gelişme İtalyan’ların Trablusgarp’ı işgal etmesidir” görüşüne katılanlardan:

“Bu durum biraz daha devam etse ve Eylül sonunda İtalya Osmanlı’ya savaş açıp Trablusgarp’ı işgal etmeseydi, Cemiyet büyük bir ihtimalle ortadan silinip yok olacaktı. İtalyanların bu saldırısı İttihat ve Terakki Cemiyeti için tam bir fırsat oldu. Cemiyet bunu iyi değerlendirdi. Yeniden siyasi gücü ele geçirme süreci İttihat Terakki için bu savaşla başladı.”  

İstanbul’da muhalefetin baskısından iyice bunalan İttihat Terakki bir çıkış olarak gördüğü Trablusgarp’ta Genç Subaylar üzerinden kısa sürede büyük başarı elde etti. Enver Bey ve Mustafa Kemal’in yerel halkı örgütleyerek yürüttüğü çete savaşı İtalyanları başarısızlığa mahkum ederken İslam Dünyasının sempatisini ve açıktan desteğini arkasına alması İstanbul’da muhalefeti adım atmaya zorladı.

Hizb-i Cedit grubu önce İttihat Terakki’den ayrıldı sonra tüm muhalif grupları toplayarak 21 Kasım 1911’de Hürriyet ve İtilaf Fırkası’nı kurdu. Fırkanın onursal reisliğine Damat Ferit Paşa getirildi ama asıl Başkan Miralay Sadık Bey’di.

Meclis’te 100’ün üzerinde milletvekilinin desteğini alan Hürriyet ve İtilaf Partisi’nin tek hedefi İttihat ve Terakki’yi devirmekti. Miralay Sadık, Damat Ferit Paşa, İsmail Hakkı Paşa, Lütfi Fikri, Rıza Tevfik, Dr. Rıza Nur gibi aynı görüşte olmayan çok sayıda insan partide bir araya geldi. Halkın, esnafların ve Tevfik Fikret başta olmak üzere aydınların desteği yeni partiden yanaydı.

Hürriyet ve İtilaf Fırkası’nın kuruluşundan 20 gün sonra İstanbul’da ara seçim yapıldı. Ara seçimi bir oy farkla Hürriyet ve İtilaf Fırkası kazandı.

Sonuçtan hiç memnun olmayan İttihat ve Terakki Cemiyeti derhal harekete geçti ve elindeki son kozu oynadı. 18 Ocak 1912’de Meclis’in feshini sağlayarak seçime gidilmesinin yolunu açtı.

SOPALI SEÇİMLER

İttihat ve Terakki ülke genelinde nüfuzu azalmasına rağmen seçimde kendine güveniyordu. Her şeyden önce Hürriyet ve İtilaf Fırkası henüz örgütlü değildi. Oysa Cemiyet’in ülke genelinde yaygın bir örgütü vardı. Seçim konusunda oldukça deneyimliydi. Ayrıca taşradaki idari mekanizmayı hala elinde tutuyordu.

Cemiyet Meclis’te seçim kararı aldırdıktan sonra Talat Bey, Cavit Bey, Adil Bey gibi önemli isimlerinin bakan olarak kabineye girmesini de sağlayınca seçimlerde büyük bir avantaj elde etti.

Nisan 1912’de yapılan bu seçim İttihat ve Terakki’nin baskıları nedeniyle “Sopalı seçim” olarak anıldı. Milletvekili adayı Dr. Rıza Tevfik’in dövülmesi ise bardağı taşırdı. Devlet gücünü de yanına alan İttihat ve Terakki bu seçimleri çok rahat kazandı. Ahmet Turan Alkan İttihat Terakki’nin devlet gücüne başvurmasının nedenini anlattı:    

“Sopalı seçimlerinde İttihat ve Terakki ilk defa karşısında ciddiye alınabilecek bir rakip buldu. Hâlbuki ilk seçimler yani 1908’in Kasımı’nda yapılan seçimler biraz aceleye gelmiş ilk seçimlerdi, yani çok partili hayatın ilk seçimleriydi. İttihat ve Terakki taşradaki üyeleri gizli teşkilat olmalarının avantajını kullanarak bu seçimleri kazanmıştı. Ancak 1912 seçimlerinde rakip vardı ve bu defa kazanmak daha zor olunca İttihat ve Terakki fiili güç unsurlarını da devreye soktu. Yani partili subayları ve örgütün eli sopa tutan elemanları devreye soktu.”

İttihat Terakki Fırkası 284 milletvekilinin çoğunu kazandı. Hürriyet ve İtilaf Partisi çok az milletvekili alabildi. Bu, İttihat Terakki’nin uyguladığı yöntem sayesinde kazanılmış bir sonuçtu. 10 milletvekilinden 9’unu İttihat ve Terakki’nin kazandığı Manastır vilayetinde görev yapan İngiliz Konsolos Yardımcısı Morgan’ın raporunda yazdığı seçim gözlemleri bu yöntem hakkında bilgi veriyordu:

“Bu sonucun sağlanması için bütün kanuni ve gayri kanuni yollara başvurulduğunu ayrıca belirtmem gerekmez, sanırım.”

Meclis’teki meşru muhalefet meşru olmayan yollarla ortadan kaldırılınca Meclis dışı muhalefet hemen ortaya çıktı.

Seçimden sonra yeni Meclis, Arnavutluk’ta eğitimin Türkçe yapılmasını düzenleyen bir yasayı kabul etti. Bu zaten isyan halinde olan Arnavutları iyice öfkelendirdi. Buna bir de sopalı seçimde muhalif olduğu için seçtirilmeyen Arnavut kökenli mebusların mücadelesi eklendi. Hürriyet kahramanı Resneli Niyazi’yi örnek alan kimi genç subaylar ise Rumeli’de dağa çıktı.

Kendilerine “Halaskar Zabitan” adını veren en büyüğü binbaşı rütbesinde olan bir grup subay Mayıs ve Haziran aylarında İstanbul’da ortaya çıktı ve siyasete müdahale etti. Bu grup, Makedonya’da isyan eden birlikler ve İstanbul’da Hürriyet ve İtilaf Fırkası ile ilişki içindeydi. Grubun tek amacı iktidarı İttihat ve Terakki’nin elinden almaktı. Seçimleri ve İttihat Terakki’nin kurduğu hükümeti yasal görmüyorlardı. Ahmet Turan Alkan’a göre ortaya çıkan Halaskar Zabitan örgütü ordunun ikiye bölünmesiyle sonuçlandı:

“Halaskar hareketi ordu içerisinde veya dışında İttihat ve Terakkinin kolay başarısını gören ve bunu tekrarlanabilir bir örnek gibi algılayan muhaliflerin niye benim de olmasın düşüncesinden doğmuş bir harekettir. Yani bu basit usulle iktidar ele geçiriliyorsa ben de yapabilirimden doğan bir harekettir.  

İttihat ve Terakki Halaskar hareketine karşı tahammülsüz davrandı. Çünkü bizim siyasi hayatımız henüz siyasi muhalefete anlayış ve sabır gösterecek kadar kıdem kazanmamıştı. En seri ve sert şekilde bu hareketi tepelemeyi düşündüler.

Ama ordunun ikiye bölünmesinin sonuçları Balkan Harbinde çok feci surette tezahür etti.

İttihat Terakki’nin ve Hükümet’in baskıları bir işe yaramadı. Makedonya’daki isyan bastırılamadığı için Harbiye Nazırı Mahmut Şevket Paşa istifa etti. Kriz aşılamadı ama buna rağmen Sadrazam Sait Paşa 4’e karşı 194 oyla güvenoyu aldı.

Ama bu güvenoyu, İttihat Terakki ve Meclis için hayırlı olmadı. Halaskar Zabitan Grubu yeniden harekete geçti. Halaskar Zabitan Grubu, önce basında bir manifesto yayınladı, ardından Askeri Şura kanalıyla Padişah’a bildiri sundu ve nihayet asker içinde bir hareketlenme başlattı.

Cemiyet’in desteklediği Sadrazam Sait Paşa güvenoyu alışından iki gün sonra 17 Temmuz 1912’de istifa etti.

İttihat Terakki Cemiyeti’nin artık mücadele edecek gücü yoktu. Balkan Savaşının ayak sesleri de duyulmaya başlanmıştı. Durum parlak değildi.

BALKAN SAVAŞI

İttihat Terakki’nin iktidardan kesin düşmesinden sonra Hükümeti Gazi Ahmet Muhtar Paşa kurdu.

Hükümet bütün gücüyle İttihat Terakki’ye yüklendi. Amacı Cemiyet’in güçlü olduğu Meclis’i feshettirip seçime gitmekti. Güvenoyu aldıktan sonra Meclis Padişah tarafından feshedildi.

Meclis’in kapanmasından sonra Cemiyet Selanik’e çekildi ama Makedonya’da güçlenmesine izin verilmedi. Tanin Gazetesi kapatıldı. Lakin İttihat ve Terakki Cemiyet’i mücadeleden vazgeçmedi. Umudunu yitirmedi. 1912 Kongresini ilk kez Selanik dışında İstanbul’da polis gözetiminde yaptı.

Balkan devletleri ile bir savaşın kaçınılmaz olduğu anlaşılınca siyasi mücadele birden ikinci plana düştü. Tartışmalar bir kenara bırakıldı, siyasi faaliyetlerin önemi kalmadı. Yapılması gereken seçimler ise ertelendi. 20 ay süreyle ülke Meclis olmadan yönetildi.

Osmanlı Devleti Balkan savaşına hazır değildi.

Prof. Dr. Sina Akşin Balkan savaşının arkasında İngiltere ve Rusya’nın olduğuna dikkat çekiyor:

“Balkan Devletlerini örgütleyip ki Balkan Devletlerinin hiç anlaşacağı filan yoktu ama İngilizlerle Ruslar özellikle Balkan ittifakını örgütlüyorlar ve Balkan Savaşı çıkıyor. Biliyorsunuz işte büyük bir felaket oluyor Osmanlı devleti için. Rumeli de, Arnavutluk, Makedonya, Trakya bölgeleri bu savaşta elden çıkıyor. Sonuç olarak Doğu Trakya’yı kurtarabiliyoruz ancak.”

Savaş Osmanlı Ordusu için bir felaketten başka bir şey değildi. Seferberlik için yeterince zaman bile yoktu. Ordu eğitimsiz ve donanımsızdı. Üstelik Harbiye Nezareti’nde yaşanan siyasi değişikliklerden dolayı Makedonya için önceden hazırlanmış planlar alt üst olmuştu. Bu aslında Osmanlı’nın savaşı baştan kaybettiğinin işaretiydi.  Her cephede hezimete uğradı ve hızla geri çekildi.

Bu süreçte Rumeli’nin de elden gidebileceğini düşünen Babıali, Selanik’te sürgünde bulunan Padişah II. Abdülhamit’i derhal İstanbul’a getirtti.

II. Adbülhamit’in İstanbul’a götürülmesinden kısa süre sonra Selanik 8 Kasım’da Yunanlıların eline geçti. Bulgar hattını savunamayan Osmanlı Ordusu da İstanbul’a 65 km uzaklıktaki Çatalca’ya çekildi. Balkan Savaşı başladıktan sonra Sadrazamlığa getirilen Kamil Paşa, büyük devletleri araya sokarak bir sulh arayışına girdi.

Bu arayışlar henüz işgal edilmemiş olan Edirne’nin de kaybı anlamına geliyordu. Hükümet böyle bir anlaşmayı imzalamaya hazırlanırken İttihat ve Terakki Cemiyeti bir kez daha sahneye çıktı ve o meşhur Babıali Baskını’nı gerçekleştirdi.

Ama Balkan Savaşı bizim tarihimizin en acı ve derslerle dolu bir dönemi olarak kaldı. Enver Paşa hakkında kitap yazan Nevzat Köseoğlu’na göre başka pek çok gelişmeyi anlamak için Balkan savaşının ne anlam ifade ettiğini iyi bilmek gerek:

“Balkan harbini biliyoruz. Balkan harbini de bilmeden, Osmanlının o dönemdeki zavallılığını, felaketini, sefaletini bilmeden ondan sonraki gelişmeleri bilmek mümkün değildir, anlamak mümkün değildir. Ne 1. Dünya Savaşı, ne Mustafa Kemal Paşayı, ne Enver Paşanın İngilizlerle olan ilişkilerini, hiçbirini anlayamazsınız. O dönemi çok iyi bilmek lazım.”

İLGİLİ YAZILAR

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ
action_army_marching_on_makri_keuy
100. Yılında II. Meşrutiyet: “31 Mart Vakası (1909-1911)”

100. Yılında II. Meşrutiyet VI. Bölüm: 31 Mart Vakası (1909-1911) Uzun süren hürriyet mücadelesi sonunda...

young_turk_revolution_-_decleration_-_armenian_greek_muslim_leaders
100. Yılında II. Meşrutiyet: “Meşrutiyetin Yankıları”

100. Yılında II. Meşrutiyet V. Bölüm: Meşrutiyetin Yankıları Osmanlı Devleti’nde 1808’de Padişah iradesinin ilk sınırlandığı...

s-8d7f440e6ef96480285592f4f734102ee8995646
100. Yılında II. Meşrutiyet: “Hürriyet İsyanı (1907-1908)”

100. Yılında II. Meşrutiyet IV. Bölüm: Hürriyet İsyanı (1907 - 1908) Osmanlı Devleti’nde 1800’lerin başından...

Kapat