100. Yılında II. Meşrutiyet: “Savaş ve İttihat Terakki: Tam İktidar Dönemi”

  • 02 Kasım 2016
100. Yılında II. Meşrutiyet: “Savaş ve İttihat Terakki: Tam İktidar Dönemi”

 

100. Yılında II. Meşrutiyet

VIII. Bölüm: Savaş ve İttihat Terakki: Tam İktidar Dönemi

1908’de Meşrutiyet’in yolunu açan İttihat Terakki’nin o zaman istediği bir tek şey vardı: Batmakta olan devleti kurtarmak. Amaca ulaşınca eski kurumlara ve iktidar kaynaklarına hiç dokunmadılar. Onlarla birlikte yola devam ettiler.

Zaten devrimi, devletin gücüne karşı değil, devlet gücüyle gerçekleştirmişlerdi. Belki de o yüzden iktidarı hep eski güçlerle birlikte paylaştılar.

Bu ilk dönem Cemiyet, tek başına iktidarı devralamadı. Tam tersi giderek iktidardan uzaklaştı.

Osmanlı Devleti Balkan Savaşı’na Meclis’i kapatılmış ve İttihat Terakki’nin tam anlamıyla muhalefette bırakıldığı şartlarda girdi.   

İki ayda başta Selanik olmak üzere tüm Balkanları kaybetti. Ordu Çatalca’ya kadar çekildi. Hezimet İttihat Terakki’yi yeniden sahneye çıkardı.

Bu defa Cemiyet iktidarı tam olarak ele aldı. Devleti ve toplumu baştan aşağıya değiştirme çabasına girdi. Yeni bir ekonomik ve toplumsal düzen kurmaya çalıştı.

1. Dünya savaşı İttihat Terakki’nin bu kararlarını tam uygulamasına izin vermedi. Osmanlı Devleti savaşta yenildi. İttihat Terakki kendini feshetti ve önderleri ülkeyi terk etti. Ama aldığı o kararlar ve geride bıraktığı kadrolar ile aslında Cumhuriyet’in temellerini oluşturdu.

İttihat Terakki, Cumhuriyet’e uzanan bu tam iktidar dönemine o Meşhur Babıali baskını ile başladı.

BABIALİ BASKINI

Aslında Meşrutiyet’in ilanı başta Hürriyet Kahramanı Binbaşı Enver olmak üzere genç subayların eseriydi. Lakin ihtilalden sonra bu genç subaylar ortalıkta görünmedi. Yüksek rütbeli subaylar ve siviller halkı etkileyecek genç ve zeki olan bu subayları İstanbul’dan uzak tuttu. Binbaşı Enver Berlin’e, Hafız Hakkı Viyana’ya, Ali Fethi Paris’e ataşemiliter olarak gönderildi. O zaman albay olan Cemal Paşa ise önce Adana’ya, sonra Bağdat’a vali olarak atandı.

Bu durum Balkan yenilgisine kadar sürdü. Balkan Savaşı’nda hiçbir varlık gösteremeyen ve hezimete uğrayan Osmanlı Ordusu’nda yaşlı paşalar ve yüksek rütbeli subaylar itibarlarını iyice kaybetti. Gözler birden genç subaylara çevrildi.

Bunu fark eden İttihat ve Terakki Cemiyeti Genç Subayları hemen İstanbul’a çağırdı.

Çağrılanlar arasında Trablusgarp’ta savaşta bulunan Yarbay Enver de vardı. Enver Bey, İtalyanlara karşı gösterdiği başarıdan dolayı ordu içinde biraz kurtarıcı gibi görülüyordu. Araştırmacı Nevzat Köseoğlu’na göre yaşanan Balkan yenilgisi “Enver gelse bir çare bulurdu” görüşünün yayılmasına yol açtı:

Enver dediğiniz Trablus’ta bir yarbay, orada koskoca Osmanlı genelkurmayı ama orada insanlar Enver gelseydi bir çare bulurdu diyorlar. Yani bir Enver mitinin nasıl oluşmuş olduğunu bu ifade ediyor.

Daha sonra Enver Bey Trablus’tan gelip döndüğü zaman milli savunma bakanlığı koridorundan geçerken bir paşa sarılıp ellerini öper Enver Bey’in ve ağlamaya başlar, ‘oğlum sen bir şey yapabilirsen yaparsın’ diye. Bu sarılıp öpen de Enver Bey’in okulundan bir hocası ve bir general, bir yarbaya sarılıp elini öpüyor. Yani Enver etrafında anlaşılmaz bir mit oluşuyor.”

Enver Bey Trablusgarp’tan İstanbul’a, bütün her şey olup bittikten, Ordu Çatalca’ya kadar çekilip ateşkes ilan edildikten sonra 20 Aralık 1912’de geldi. İstanbul’a geldiğinde durum hiç de iç açıcı değildi. Ülkenin Avrupa’da bulunan toprakları neredeyse tamamen kaybedilmiş, İstanbul Balkanlardan gelen göç ve yaralılarla dolmuş, moraller iyice bozulmuştu.

Bunlar yetmiyormuş gibi bir de elde kalan Edirne’nin durumu tartışılmaya başlanmıştı. Londra Konferansı’nda bir araya gelen Batılı ülkeler bir barış sağlanabilmesi için Osmanlı’nın elinde bulunan Edirne’nin Bulgarlara teslim edilmesini istiyordu.

Ordu içinde bir grup, her şeye rağmen Edirne’nin verilmesine şiddetle karşı çıkıyor; buna karşılık Sadrazam Kamil Paşa sulh için Edirne’nin verilmesine razı gibi görünüyordu.

Balkan Savaşı’nın başında Sadrazam olan Kamil Paşa, ilk günden beri İttihat Terakki’ye karşı bir mücadele içindeydi. Önde gelen pek çok İttihat Terakki mensubunu ya sürdü ya da Bekirağa Bölüğü’ne hapse gönderdi. Bir kısmı da Avrupa’ya kaçtı. Buna rağmen Kamil Paşa İttihat Terakki’nin muhalefetinden çekiniyor, Edirne’nin sorumluluğunu tek başına üstlenmek istemiyordu.

Osmanlı Devleti için Edirne önemliydi. Toplum ikinci başkent Edirne’nin kaybını bir anlamda Devletin sonu gibi görüyordu. Özellikle Ordu içindeki genç subayların havası buydu.

Başından beri, toplumun yurtseverlik duygularına seslenen İttihat ve Terakki bu fırsatı kaçırmadı. Hemen harekete geçti.

Arka arkaya bir dizi toplantı yapıldı. Ülkenin durumu konuşuldu. Sonunda İttihat Terakki’nin yönetimi devralmasına karar verildi. Kimse bu “Nasıl olacak?” diye sormadı bile.

“Nasıl?” sorusunun cevabı belliydi: İhtilal ile. Nevzat Köseoğlu, ihtilal fikrinin yeniden Enver Bey’i öne çıkardığı görüşünde:

“İşin kolay yolu ihtilal. Bu genç subaylar içinde en kolay yol ihtilal, belinde kılıcı elinde tüfeği dururken başka şey aramaya ne gerek var. Bunlar da bu kolay yolu seçtiler, bu hükümeti devirmek lazım, genç diri bir kabine kurmak lazım. Tamam. Bunu nasıl yapacağız? Bir darbe ile bunu yaparız. Kim yapar bunu? Kim yapacak; Enver yapar. Yani böyle akıl almaz bir iş akla geldiği zaman ilk akla gelen isim Enver’dir.

İttihat ve Terakki ihtilal için uygun zamanı beklemeye başladı. Çok beklemeden fırsat önüne geldi.

Londra Konferansı Edirne için cevap bekliyordu. Daima İngiliz yanlısı politika izlemiş olan Sadrazam Kamil Paşa’nın bulduğu çözüm, sorumluluğu yaymak, herkesi karara ortak etmekti.

Babıaili Baskınından bir gün önce 22 Ocak 1913 günü Saray’da geniş katılımlı bir Saltanat Şurası toplandı. Uzun süren tartışmalardan sonra, Devletin yeni bir savaşı sürdürme gücünün olmadığı saptandı ve barış için istenen şartların yerine getirilmesine karar verildi. “Gereken cevabı hükümet yazsın” denildi.

İşte bu, İttihat Terakki için beklenen fırsattı.

23 Ocak 1913 Perşembe günü Sadrazam Kamil Paşa Babıali binasında Londra Konferansı’na verilecek cevap üzerine çalışıyordu.

Dışarıda ise hafif yağmurlu kasvetli bir hava vardı. Buna rağmen binaya çıkan yollara dağılmış kalabalık giderek artıyordu. İttihat ve Terakki’nin önde gelenleri kalabalığın arasına dağılmış bekliyorlardı.

Saat tam 15.00’de, Talat Bey, arkasında tekbir getiren birkaç kişiyle birlikte Meserret Oteli yanından tam Babıali kapısının önüne çıktı. Bina önünde Cemiyet taraftarlarıyla mesaiden çıkan memurların oluşturduğu kalabalık artınca, Nuruosmaniye tarafında, tam karşıdan beyaz bir ata binmiş, askeri üniformasıyla Enver Bey göründü. Enver Bey’in yanında Mustafa Necip, Yakup Cemil gibi isimler vardı.  

Enver Paşa, beyaz atıyla Bab-ı Ali’ye gelirken İttihat Terakki’nin hatibi Ömer Naci halkı, “Hükümet Edirne’yi terk ediyor. Buna izin vermeyeceğiz” diye galeyana getiriyordu.

Enver Paşa yanında Yakup Cemil ve çok sayıda Cemiyet üyesiyle içeriye girdi. O sıra odasından çıkan Harbiye Nazırı Nazım Paşa oracıkta öldürüldü.

Sadrazam Kamil Paşa, “Cihet-i Askeriye’den vuku bulan talep üzerine” diyerek istifa etti.

Artık Osmanlı Devleti’nde iktidar tamamen İttihat Terakki’nin eline geçti.

Enver Bey, Sadrazam Kamil Paşa’dan istifa dilekçesini aldıktan sonra doğrudan saraya Dolmabahçe’ye gitti. İstifayı Padişah’a sundu ve yerine Mahmut Şevket Paşa’nın getirilmesini sağladı. İttihat Terakki, kalabalıkların katılmadığı bir ihtilali, her hangi bir direnişle karşılaşmadan kolayca gerçekleştirmişti.

O gün orada bulunan Yahya Kemal Beyatlı gördüklerini yazdı:

“Babıali cephesinin göründüğü dirseğe gelince gördüm ki, dairenin önünde çoğu sivil, bir kaçı sarıklı, fakat adetçe az bir nümayiş kalabalığı, bağrışıyordu. Telaşla bir tekbir gulgulesi ve “Asker, Edirne, Allah aşkına” sözleri işitiliyordu. Gerek içeriden gerek dışarıdan bu nümayişi seyredenler nümayişçilerden çoktular ve nümayişe yabancı gözlerle bakıyorlardı.

Bu sırada birden bire, Meclis-i Has kapıları açıldı, içeriden siyah bir bulut gibi bir insan kalabalığı koptu, sahanlığı doldurdu. Ortalarında, elinde bir kağıt tutan Enver’i muhafaza ediyorlar ve aynı zamanda kalabalığa ve askere: “Edirne! Edirne!” sayhalarıyla bağırıyorlardı.

Babıali Yokuşu’ndan Sirkeci’ye doğru inerken dikkat ettim ki, dünya bu ihtilalden bihaber, dükkanlardan kayıtsız kuyutsuz gülüşüyorlar, alış veriş oluyor. Köprüden akan halk da, dalgın ilgisizdiler.”

Yahya Kemal Beyatlı; Siyasi ve Edebi Portreler

İstanbul İhtilalden bihaberdi. Halk dalgın, ilgisiz ve kendi işindeydi. Ama işini dikkatle yerine getirenler de vardı. İttihat ve Terakki ihtilal için günlerce hazırlanmış, hiçbir işi şansa bırakmamıştı. Enver Bey Babıali’de Sadrazam Kamil Paşa’dan istifa mektubunu alırken, Cemal Paşa İstanbul Muhafızlığı’na gidip komutayı devralmıştı bile. Aynı anda Polis Müdüriyeti ile Posta ve Telgraf Umum Müdürlüğü İttihatçılar tarafından teslim alındı.

Enver Bey, Mahmut Şevket Paşa’nın sadrazam kararıyla Saray’dan çıktığı zaman İstanbul’da sıkıyönetim ilan edilmiş ve Cemal Paşa Sıkıyönetim Komutanı olarak göreve başlamıştı.

İktidar bir anda İttihat ve Terakki’nin eline geçti.

Ahmet Turan Alkan hükümet darbesini anlattı:

“İttihatçılar bu defa iktidarı neye mal olursa olsun elden bırakmamak lüzumunu hisseden organik bir direnç gösterdiler ve Babıâli baskınını yaptılar. Dönemin sadrazamını silahla tehdit ettiler, Harbiye Nazırını ise makamı başında vurdular. Bu o zamanların tabiri ile coup d'etat yani hükümet darbesiydi.”

Hükümet darbesi ile yeniden iktidar olan İttihat Terakki’nin yaptığı ilk iş, Londra Konferansı’na Osmanlı Devleti’nin görüşünü bildirmek oldu. Barış karşılığı Edirne’yi isteyen büyük devletlere, Edirne’nin Osmanlı Devleti’nin ikinci başkenti olduğu hatırlatıldı ve  “Hayır” cevabı verildi. Rumeli’ye karşılık kapitülasyonların kaldırılması istendi.

Babıali’den gelen bu talep üzerine Büyük Devletler “Ya Edirne, ya savaş” diyen Bulgarların önünü açtı. Ateşkes 3 Şubat’ta sona erdi. Savaş yeniden başladı.

Çatalca’ya çekilmiş olan Ordu içinde başta Enver Bey olmak üzere genç subaylar aktif görev aldı. Karadeniz, Anadolu, Suriye ve Beyrut’tan gelen Laz, Çerkez, Kürt ve Arap gönüllüler ile Çatalca Hattı takviye edildi. Ordu biraz toparlandı.

Genç ve enerjik subayların kumandasındaki ordunun bir şeyler yapacağına olan inanç arttı. Ama sonuç beklendiği gibi olmadı. Ordu istenilen çıkışı yapamadı, kuşatma altındaki Edirne’ye İstanbul’dan yardım ulaştırılamadı.

Önce İşkodra, sonra Yanya ve nihayet 26 Mart 1913’te Edirne düştü. Sadrazam olduğu günden bu yana barış imzalanmasından yana olan Sadrazam Mahmut Şevket Paşa ile kimi Bakanların görüşünü İttihat Terakki bu defa kabul etmek zorunda kaldı.

Edirne’yi kurtarmak için ihtilal yapan İttihat ve Terakki, 4 Nisan 1913’te Edirne’yi Bulgarlara veren ateşkesin altına imza attı.

Nevzat Köseoğlu’na göre Enver Bey savaştan yana:

“Enver Paşa, ordumuz gayet güzel mevzilenmiş, ordumuz gayet iyi diyor. Bu ordu mağlup edilmek için yaratılmamıştır, savaşa devam edelim diyor. Ama savaşmak için komutanlar lazım, komutanların emir vermesi lazım. Olmayan da bu. Bu arada Edirne de düşüyor. Yapılan görüşmelerde Edirne Bulgarlara bırakılıyor, Midye-Enez hattı bizim batı hattımız olarak kabul ediliyor.”

Edirne’nin düşmesi İttihat ve Terakki’ye yönelik muhalefeti iyice arttırdı. Her an bir ihtilal bekleniyordu. Mısır’a gitmiş olan önceki Sadrazam Kamil Paşa kendi Hükümeti’nin imzaladığı 3 Aralık 1912 ateş kes şartlarından hiç farkı olmayan Londra Barış anlaşmasının imzalanmasından hemen önce 28 Mayıs’ta İstanbul’a geldi. Bu yeni bir hazırlığın işaretiydi.

Ama bu defa İttihat Terakki iktidarı bırakmamakta kararlıydı. İstanbul Sıkıyönetim Komutanı olan Cemal Paşa, derhal Kamil Paşa’yı gözaltına aldı. İngiliz Büyükelçisi Lowther’ın araya girmesi ile üç gün içinde İzmir’e gönderdi. Cemal Paşa’nın zamanında müdahalesi darbeyi önledi ama muhalefetin hızı kesilmedi.

Zor durumda kalan İttihat Terakki, Edirne’nin kaybedilmesinin sorumlusu olarak Sadrazam Mahmut Şevket Paşa ile Harbiye Nazırı ve Genelkurmay Başkanı Ahmet İzzet Paşa’yı gördü. Genç subaylara inisiyatif verilmediğini söyledi. Ordunun gençleştirilmesini savunan Tanin gazetesi Sadrazam Mahmut Şevket Paşa tarafından kapatıldı.

Sadece İttihat ve Terakki’nin değil ülkedeki her kesimden muhalefetin boy hedefi haline gelen Sadrazam Mahmut Şevket Paşa, ülkeyi büyük devletlerin koruması altına sokmak istiyor, hem Almanlara hem de İngilizlere sürekli taviz veriyordu. Fırat ve Dicle üzerinde vapur işletme imtiyazını İngilizler lehine imzaladıktan 3 gün sonra 11 Haziran 1913’de arabasında suikasta uğradı.

Sadrazam Mahmut Şevket Paşa’nın öldürülmesinden sonra İstanbul Muhafız Komutanı Cemal Paşa, duruma hemen el koydu. Gece sokağa çıkma yasağı ilan etti. Tüm muhalifleri topladı. 300 kişiyi Sinop’a gönderdi. 12 kişi idam edildi. Muhalif kim varsa susturuldu.

Muhafazakar bir Osmanlı münevveri ve İslam modernisti olan Sait Halim Paşa’nın Sadrazamlığa getirilmesi ile İttihat ve Terakki’ye tam iktidar yolu açıldı. Ama bu açılan yol Orhan Koloğlu’na göre tam bir diktatörlüktü.

“İttihat ve Terakki zaman içerisinde tam manasıyla diktatörce yönetime gider. Bu yüzden de II. Meşrutiyet tam bir devrim niteliği kazanmasını kaybeder. Aslında devrime hazırlıktır, çok önemli bir gelişme onu küçümsemiyorum. Ama sonucuna baktığın zaman Abdülhamit’i devirdikten sonra onun kadar diktatör bir rejim kurarsanız o zaman meşrutiyetin işlemesi de bir şeye varmaz”.

EDİRNE’NİN ALINIŞI: TALİHİN DÖNDÜĞÜ AN

Batı Trakya’da çok kolay bir zafer kazanan Balkan ülkeleri paylaşım konusunda kendi aralarında anlaşamadı. Balkan Savaşı ikinci kez patlak verdi. Bulgarlar, Sırp ve Yunanlılarla savaşa tutuştu. Cemiyet buna hazırlıklıydı. Sadrazam Said Halim Paşa, kabinesine Talat Bey, Halil Bey ve Hayri Bey gibi isimleri almıştı. Kabinede kimi üyelerin tereddüt etmesine karşın Sadrazam ve Talat Bey Edirne için düğmeye bastı.

Çerkezköy’de Ordu’nun başında olan Enver Bey, “Babıali Büyük Devletlere boyun eğse bile, askerlerine Edirne ve ötesine saldırma emri vereceğini” ilan etti.

Saldırıya geçen Osmanlı Ordusu karşısında Bulgarlar bu defa tutunamadı ve geri çekildiler. Bulgarların boşalttığı Edirne’ye ertesi gün Enver Bey ordusuyla birlikte girdi. II. Meşrutiyet’in 5. yıldönümü olan 23 Temmuz 1913’te İttihat ve Terakki’nin talihi bir kez daha döndü ve Edirne yeniden Osmanlı Devleti’nin eline geçti.

Enver Bey ilk açıklamasında “Edirne’deyiz ve Edirne’de kalacağız” dedi. Ama Ordu orada durmayıp biraz daha ilerledi ve tarihte ilk kez bir cumhuriyet kuruldu. İttihat Terakki’nin gizli örgütü Teşkilat-ı Mahsusa Batılı ülkeleri yanıltmak için, Edirne’den sonraki topraklarda “Batı Trakya Türk Cumhuriyeti”ni ilan etti.

Nevzat Köseoğlu o cumhuriyetin nasıl kurulduğunu anlattı:  

“Bizim ordu buradan yürüyünce Bulgarlar çekilmeye başlıyor, Enver Bey’in birlikleri ilk defa giriyor Edirne’ye fakat aşağı yukarı Edirne boş. Yani Bulgarlar çekilmişler, savaşmadan giriyorlar Edirne’ye.

Fakat bizim Teşkilat-ı Mahsusacı diye bildiklerimiz devam ediyorlar. Batı Trakya diye bildiğimiz bölgeyi alıyorlar. Batı Trakya bölgesini alıyorlar ama düvel-i muazzama dediğin devletler durmuyor ki “hayır çekil” diyor. “Edirne’yi aldın artık yeter daha ileriye gitme” diyor. Olurdu olmazdı Libya’da düşündükleri modeli burada da düşünmeye çalışıyorlar. Devletten ayrı biz Batı Trakya Türk Cumhuriyetini kurduk diyorlar ve böyle bir cumhuriyet kurduk diyorlar Süleyman Askeri, Eşref Kuşçubaşı vs. Kurduk diyorlar ama tabii düvel-i muazzama bu işi kabul etmiyor ve neticede oradan çekilmek zorunda kalıyorlar. Sadece Edirne’yi kurtarmış oluyoruz.

Edirne’nin kurtuluşu ile Babıali rahat bir nefes aldı. Gizli faaliyetlerin dışında ortada muhalefet kalmadı. İttihat ve Terakki’nin tek ve mutlak iktidarı kuruldu.

İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin 5. Kongresi bu şartlar altında 20 Eylül 1913’te İstanbul’da yapıldı. Kongre’de devletin yeni ideolojik yapısı, idari ve iktisadi reformlar konuşuldu.

Kongrenin sunuş konuşmasını Cemiyet’in Genel Sekreteri Ali Fethi Okyar yaptı. Ticaret ve endüstrinin geliştirilmesini istedi, tarım kooperatifleri ile banka kurulmasını önerdi. İttihatçılara karşı olanları, “Ülkenin gençler tarafından yönetilmesine düşman kişiler” olarak suçladı. Subayların siyaset yapmasına karşı çıktı.

Tartışmalı geçen Kongre’den Ordunun gençleştirilmesi, seçimlerin yapılması ve Meclis’in tekrar açılması, idari reformlar ile ekonomik hamle kararları çıktı.

Kongre’den hemen sonra Fethi Okyar Cemiyet’ten ve askerlikten ayrıldı ve Sofya’ya sefir olarak atandı. Binbaşı Mustafa Kemal de 27 Ekim 1913’te Ataşemiliter olarak Sofya’ya gitti. Mustafa Kemal’in Sofya’dan dönüşü Çanakkale Savaşı ile oldu. Feroz Ahmad 5. Kongre’nin önemi üzerinde durdu:

“Balkanlardaki savaşın sona ermesinden sonra günlük düzen yeniden işlemeye başladı. Bu normal siyasi hayata dönüş demekti. Bunun anlamı parlamenter sistemin yeniden çalışmasıydı. 5. Kongresini İstanbul’da yapan Cemiyet 1913-1914 kışında seçim yapılmasına karar verdi. Yapılan seçim sonucunda Meclis 14 Mayıs 1914’te İstanbul’da toplandı. Arkasından başlayan savaş nedeniyle İttihat ve Terakki’nin kongresi 1916 yılına kadar bir daha toplanamadı. Ama 5. Kongrede iktisadi yatırımlar, idari reform ve ordunun gençleştirilmesi gibi temel kararlar alınmış oldu.”

Balkan Savaşında askerin içine düştüğü durum hiç de hoş değildi. Bir yanda asker savaşırken öte yanda subaylar yaka paça birbirleriyle dövüşüyordu. Ordu İttihatçı ve İtilafçı subaylar olarak adeta ikiye bölünmüştü. Yaşlı subayların tavrı ise savaştan uzak durma yönündeydi. Genç ve yurtsever subayların, temkinli yaşlı paşaları dinlemeyip, Edirne’yi geri almaları ile Ordu içinde tasfiye hareketinin önü açıldı.

Zaten Balkan yenilgisinden sonra ordunun yeni baştan yapılandırılması şarttı. Bunun için General Liman von Sanders başkanlığında bir Alman heyeti Aralık ayında İstanbul’a geldi. Ama ondan önce eskilerin tasfiyesi gerekiyordu.  

Harbiye Nazırı Ahmet İzzet Paşa da aynı görüşteydi. Lakin çoğu yakın arkadaşı olan Paşaların tasfiyesini bir türlü yapamıyordu. Ayrıca bir isyandan korkuyordu. İttihat Terakki’nin bulduğu çözüm, Orduda itibarı çok yüksek olan Enver Paşa’yı Genelkurmay Başkanlığı ve Harbiye Nazırlığına getirmek oldu. Cemal Paşa da Bahriye Nazırı olarak atandı. 4 Ocak 1914’te görevi devralan Enver Paşa, 3 gün sonra Padişah’a, “Balkan yenilgisinden sorumlu olan kumandanların ve 55 yaşını aşkın paşaların emekliye ayrılacağı”na dair bir irade yayınlattı.

Enver Paşa’nın yeni bir ordu kurması için önünde artık hiçbir engel yoktu.

Bu yeni durumu Nevzat Köseoğlu değerlendirdi:

Enver Bey orduyu yeniden kurdu diyorlar. Nasıl kurdu? Bir defa Balkan harbine karışmış olan paşaları sorgusuz sualsiz, hiç sormadan hepsini emekli etti. Balkan harbine karışmış o alaydan gelme hepsini sorgusuz sualsiz birçoklarının rütbesini düşürdü, bizim Mareşal Fevzi Çakmak’ın da rütbesini o zamanlar düşürmüştü, o zaman tabii mareşal değildi. Birçoklarının rütbesini düşürdü, birçoklarını emekli etti, birçoklarını ihraç etti, orduyu tamamen gençleştirdi. Yani tamamen mektepli subaylardan kurulu bir ordu teşkil etti. Fakat işin enteresan tarafı şu; millet orduya dokunamıyordu, ordu da darbe yaparlar ihtilal çıkar şu olur bu olur diye, hiç çıt çıkmadı. Tereyağından kıl çeker gibi Enver Paşa orduyu gençleştirdi.

Harbiye Nazırı olan Enver Paşa, bir yandan Ordu’yu yeniden düzenlerken öte yandan tamamen kendine bağlı ve giderleri Bakanlığının örtülü ödeneğinden sağlanan gizli bir teşkilat kurdu. Temelini İttihat Terakki’nin Fedailer Grubu’nun oluşturduğu Teşkilat-ı Mahsusa Ali Askeri Bey tarafından kuruldu. Daha sonra Kuşçubaşı Eşref zamanında çok güçlenen ve I. Dünya savaşında değişik cephelerde pek çok direnişi örgütleyen Teşkilat-ı Mahsusa Mustafa Kemal’in önderliğinde milli mücadelenin örgütlenmesinde ve Cumhuriyete giden yolda kritik görevler üstlendi.

Kendine bağlı ve giderleri örtülü ödenekten karşılanan bir istihbarat teşkilatını hayata geçirmekten çekinmeyen Enver Paşa öte yandan ordu ile siyasetin dengesini yeniden kurdu. Her iki tarafın da hak ve görevlerini tanımladı. Sivil politika savaş zamanında bile askerin egemenliği altına girmedi. Tam tersi ordunun harcamaları sivillerin denetimine açıldı ve giderleri hızla azaldı.

Enver Paşa bu anlayışın arkasında olduğunu kamuoyuna da ilan etti:

“Harbiye Nezareti bütçesinin kısıtlanabileceğini, her zaman düşünmüşümdür. Islahatı yürütmek için ülkeden, imkanların ötesinde fedakarlık istemenin ve ağır borçlar altına girmenin ülkeyi batırmaktan başka bir şeye yaramayacağı kanısındayım. Islahata nicelikten çok niteliğe önem vererek başlayacağız.”

Ordu ve siyaset arasında kurulan bu denge sayesinde Cemiyet orduyu adeta yeni baştan inşa etti. Balkan yenilgisinden çıkmış bir ordu kısa sürede Çanakkale gibi beklenmedik başarılara imza atacak kadar değişti ve kendini savaşa hazırladı.

Oysa Osmanlı Devleti mali açıdan çok zor durumdaydı. İttihat Terakki yönetimi bunu başta Ordu ve Saray olmak üzere harcamalarda büyük tasarrufa giderek ve vergi toplama mekanizmasını iyi çalıştırarak aştı. Bu küçük çabalar bütçede önceki yıla göre 945 bin altınlık bir artış sağladı. Askeri harcamalardaki azalma ise yüzde 30’du.

Bu düzelmede tasarruf kadar İttihat ve Terakki’nin izlediği yeni politikaların da etkisi vardı. Ekonomide liberal iktisat düşüncesi ve politikaları terk edildi, korumacı ve devletçi bir ekonomi politikası izlenmeye başlandı.

Ekonomide nelerin değiştiğini Doç. Dr. Coşkun Çakır değerlendirdi:

“Diyorlardı ki biz kendi milli iktisadımızı oluşturmalıyız. Bu ne demek? Bu şu demek, bankalarımız yabancı, mutlaka milli bankalarımızı kurmalıyız ve nitekim bunun gereği olarak da İtibari Milli Bankası denen, İttihat ve Terakki’nin kurmuş olduğu en önemli bankadır, o kuruldu.

Kendi milli şirketlerimizi kurmalıyız, şirketlerin tamamına yakını yabancı şirketlerdir. Milli ticaret politikamızı oluşturmalıyız. Bu da şu demek: Bu zamana kadarki kapitülasyonların ağırlığını kaldırmak durumundayız ve nitekim İttihat ve Terakkinin son yıllarında biliyorsunuz kapitülasyonlar da kaldırılmıştır.

Yani özetle iktisadi alanın her noktasında milli diye adlandırabileceğimiz bir iktisat politikasını devreye sokmuştu İttihatçılar.”

İttihat Terakki’nin ordudan sonraki asıl atılımı milli ekonomi alanında oldu. Dış bağımlılığı azaltmak, Milli bir sermaye oluşturmak için çabaladı. İşi yabancı şirketlerde gayri Müslimler yerine Türk uyrukluların çalıştırılmasına kadar götürdü.

Bu atılımlar sürerken dünya hızla yeni bir savaşın eşiğine doğru gidiyordu. Savaşın ayak sesleri her yerden duyulur oldu. İttihat Terakki yönetimi Avrupa’da tek başına kalmak istemedi. Tarafsız kalmanın yalnız kalmak olduğunu biliyordu. Gelişmeler adeta İttihat Terakki’yi ittifak aramaya mecbur etti. Osmanlı Devleti’nin ittifak için başvurduğu ilk ülke Almanya değil İngiltere ve Fransa’ydı.

Ama beklediği ilgiyi görmedi. Nevzat Köseoğlu’na göre bunun nedeni, İngiltere ve Fransa’nın Osmanlı Devletini parçalamak istemesi:

“İngiliz ile her türlü temas yapıldı, Fransız ile her tür temas yapıldı bizi ittifakınıza alın diye ama İngiliz ve Fransız tabii ki yüz vermiyor Osmanlıya, niye yüz versin seni parçalamanın haritasını yapmış, adam seni ittifakına niye alsın. Bunun anlaşılmayacak tarafı yok ki, bu savaşı zaten seni paylaşmak için yapıyor. Kimin ne pay alacağını da önceden kararlaştırmış. Seni niye alsın ittifakına? Cemal Paşa Fransızlarla son bir defa görüşmeye gittiği zaman randevu alamadı, düşünebiliyor musunuz? Osmanlı imparatorluğunun Bahriye Nazırı koca Cemal Paşa, üç büyüklerden biri, görüşmek için dış işlerinden randevu alamadı. Paris’te 1 hafta, 10 gün beklemek zorunda kaldı.”

Bahriye Nazırı Cemal Paşa’nın Fransa’da gerçekleştirdiği bu gecikmeli görüşmeden önce Maliye Bakanı Cavid Bey ittifak için Londra’ya gidip İngiltere’yi yokladı. İngiltere, Balkan Savaşı’ndan yenik çıkan Osmanlı Devleti’nin bir savaşta kendisine fayda yerine yük getireceğini düşünüyordu. Cevabı olumsuz oldu.

Aslında Osmanlı Devleti’nin İngiltere ve Fransa’dan önce ittifak için gittiği ilk ülke Rusya olmuştu. 93 Harbi’nden bu yana Rus Çarları yaz tatili için Kırım’a geldiğinde üst düzey bir Osmanlı Heyeti Çarı selamlamak için Kırım’a giderdi. Dahiliye Nazırı Talat Bey ile Ahmet İzzet Paşa da bu vesile ile 1914’ün Mayıs ayında Kırım’a, Çar’ın yazlık sarayına gittiler. Nevzat Köseoğlu’na göre ziyaretin görünüşü nezaket amacı ittifak önermekti.

“Çar Kırım’a yazlığa geldiği zaman Talat Paşa Kırım’a gitmiştir ve Çar ile görüşme talep etmiş, onun işte güya çarlığını kutlamış vesaire ve Dışişleri Bakanı Sazanof’la görüşerek –ki eski İstanbul büyük elçisidir ondan ittifak istemiştir ve Sazanof, O’nunla alay etmiştir. Ki Talat Paşa, Enver Paşa bunlar aynı zamanda çok gururlu insanlardır. Yani kişisel gururlarının yanında milli gururları çok yüksek insanlardı bunlar.

I. Dünya Savaşı öncesi Osmanlı Devleti son ana kadar Rusya, İngiltere veya Fransa ile ittifak için her şeyi denedi. Ama olmadı. Bütün kapılar yüzüne kapandı. Babıali o üç büyükten borç bile alamaz hale geldi. İşte o zaman yüzünü Almanlara çevirdi. Zaten Avrupa’da gidebileceği bir başka ülke de yoktu. Osmanlı Devleti, askeri ve teknik alanlarda işbirliği yaptıkları Almanya’ya ittifak önerdi. Almanlar bu teklifi önce kabul etmediler, uzun süre beklediler.   

Almanya, Osmanlı Devleti’nin ittifak önerisini Rusya’ya savaş ilan ettikten bir gün sonra 2 Ağustos 1914’te kabul etti.

Doç. Dr. Bayram Soy Osmanlı Devleti’ne Almanlardan başka seçenek kalmadığı görüşünde:

“Tarafsız kalsaydık gene biz yaşadıklarımızı yaşar mıydık? Bu tabi farklı bir soru. Ama şu da tabi çok net ki bizi İngiltere, Fransa ve Rusya Almanya’nın yanına itmiştir. Ben yine ifadesini çok beğendiğim için Feroz Ahmat’tan bir örnek vereceğim, diyor ki Osmanlı devletinin Almanya ile ittifak yapması savaşın sonucuna göre yanlış ata oynadığını göstermiştir, ama ortada oynanacak başka at da yoktu diyor.”

Almanlarla yapılan ittifaka göre Osmanlı Devleti savaşa girmek zorunda değildi. Ancak anlaşmanın yapıldığı gün İngiltere, Babıali’nin yaptırmakta olduğu iki gemiye el koydu. Oysa bir gün önce Osmanlı yönetimi gemilerin parasını ödemişti. Bu tavır İstanbul’u Berlin’e iyice yaklaştırdı. Buna Almanların cevabı 8 gün sonra geldi. Akdeniz’de İngilizlerden kaçma süsü veren iki Alman gemisi Goeben ve Breslau, Çanakkale’ye gelip sığındı. İstanbul’un Yavuz ve Midilli adını vererek satın almış gözüktüğü bu gemiler ittifakı iyice perçinledi.

Almanya’nın Ruslara açtığı savaş Avrupa’daki kutuplaşmayı iyice arttırdı. Bir tarafta Üçlü İtilaf İngiltere, Fransa ve Rusya, öbür yanda Üçlü İttifak Almanya, Avusturya ve Osmanlı yer aldı. Savaş kaçınılmazdı. Esasen savaşın ilan edilmeyen bir hedefi de Osmanlı topraklarını paylaşmaktı.

Osmanlı Devleti savaşa iki Alman gemisinin de yer aldığı donanması ile Karadeniz’de Rus gemi ve limanlarına 27 Ekim’de saldırmasıyla fiilen girmiş oldu. Rusya 2 Kasım, İngiltere ve Fransa 5 Kasım’da Osmanlı’ya resmen savaş ilan ettiler. Osmanlı Devleti’ni Sadrazam Sait Halim Paşa, Harbiye Nazırı Enver Paşa ve Dahiliye Nazırı Talat Bey’in hiç kimseye haber vermeden savaşa soktuğu bugün bile hala konuşuluyor. Enver Paşa hakkında bir kitap yazan Nevzat Köseoğlu bunun Türk aydınına yakışmadığı görüşünde:

“Şimdi bugün, I. Dünya Savaşından aşağı yukarı 100 yıl geçmişken ve Allah’a şükür devletimiz yeniden bulunduğu coğrafyada ve hatta Avrupa’da, Ortadoğu’da yeniden ağırlığını ortaya koymaya başladığı, söz sahibi olmaya başladığı bir dönemi biz yaşarken I. Dünya Harbinde 3 tane adam bizi harbe soktu sorumsuzca diye konuşmak çok kolaydır. Fakat bir aydına yakışmaz. Tarihimizle yüzleşmeliyiz diye bir söz var ya yani önce I. Dünya Harbine giriş şartlarını sağlıklı olarak görmeliyiz, değerlendirmeliyiz.”

1908’den beri kapitülasyonların kaldırılması için çabalayan İttihat Terakki yönetimi için beklediği fırsat Avrupa’da başlayan savaşla geldi. Sadrazam Said Halim Paşa hiç vakit kaybetmeden 9 Eylül’de yabancı elçileri çağırdı ve kapitülasyonların 1 Ekim’den itibaren kaldırılacağını ilan etti. Babıali’nin bu kararı dışarıda şok etkisi yarattı ama İstanbul’da Sultanahmet’te miting yapan halk tarafından coşkuyla karşılandı.

İttihat Terakki bu karardan sonra hemen büyük bir millileştirme hareketine girdi. Milli burjuvazinin ortaya çıkması için çaba harcadı.

Ne yazık ki savaş Osmanlı Devleti için yenilgiyle başladı. Avusturya üzerindeki Rus baskısını hafifletmek için Enver Paşa’nın Kafkas cephesine yönelmesi, 1915 Ocak’ında erken bir Sarıkamış faciasına dönüşünce Babıali zor duruma düştü. Sarıkamış’ı Cemal Paşa’nın Mısırı ele geçirmek amacıyla Süveyş Kanalı’nı kontrol altına almak için giriştiği başarısız Kanal Seferi izledi. Arka arkaya yaşanan bu iki yenilgiye bir de sonradan çok tartışılan Ermenilere yönelik tehcir politikası eklendi. Çanakkale savaşıyla elde edilen başarı bu durumu değiştirdi.

1915 Mart’ında Çanakkale’ye saldıranlar orada beklemedikleri bir ordu ve direniş ile karşılaştı. Mustafa Kemal’in de Sofya’dan gelerek katıldığı ve büyük kahramanlıklara imza attığı bu savaş dünyanın gidişinde büyük bir kırılmaya yol açtı. Rusya’da Bolşevik devrimini tetikledi. Ama asıl değişiklik içerde İttihat Terakki Yönetiminde oldu.

SON PERDE

İttihat Terakki savaşın ikinci yılında kritik bir kongre düzenledi. 1916 kongresinde alınan kararlar ile adeta cumhuriyetin temelleri atıldı. Her şeyden önce milleti tarif ederken çeşitli unsurların birliği anlamına gelen “ittihad-ı anasır” kavramı terk edildi Müslüman Türk tanımlamasına geçildi. Her alanda Devletçi yaklaşım öne çıktı. Milli iktisadın önemi vurgulandı. Daha laik bir anlayış benimsendi. Şer-iye mahkemelerinin Adliye Nezaretine bağlanması istendi. Diyanet İşleri Başkanlığı’na giden ilk adım atıldı. Kadına yeni haklar tanıyan kararlar alındı. Laiklik yönünde alınan ve İslamcılık siyasetinden vazgeçiş anlamına gelen bu kararlar İslamcı kesimler tarafından tepkiyle karşılandı.

O tepkilerin nedenleri üzerinde duran isim Doç. Dr. Selçuk Akşin Somel’di:

“Sırat-ı Müstakim, Sebil-ül Reşat çizgisi İttihat ve Terakkinin özellikle I. Dünya Savaşından sonra başlattığı laikleşme özellikle kamusal hayatta özel hayatta batılılaşma, çağdaşlaşma çizgisine muhalif olmuşlardır. Bunlar sonuç itibarı ile İslamcı idiler, Müslüman’dılar. Örneğin kadın erkek eşitliği konusunda mesafeli olmuşlardır. Buna karşın çok enteresandır diyelim ki Sırat-ı Müstakimde Manastırlı İsmail Hakkı diye bildiğimiz müderris vardı, kendisi medreseli idi, Fatih Camiinde vaazlar verirdi; şunu diyordu: İçimizde İttihat ve Terakki denen bu cemiyetin içinde bir takım kafirimsi insanlar vardır, bir takım din dışı insanlar vardır ama biz tahammül etmek zorundayız çünkü bunlar aslında İttihat ve Terakki’yi desteklemekle aslında İslamiyet’e hizmet ediyorlardır.”

Kut-ül Amare gibi mevzi zaferlere karşın Suriye-Filistin-Irak cephelerinde pek başarı elde edilemedi. Buna bir de Hicaz ayaklanması eklenince daha çok Panislamist politika izleyen Sadrazam Said Halim Paşa 1917 Şubat’ında istifa etti ve yerine Cemiyet’in en güçlü ismi Talat Bey Sadrazam oldu. Enver Paşa, Turancılığı önceleyen bir politika izlemeye başladı.

Rusya’da gerçekleşen ihtilal İngiltere ve Fransa için tam anlamıyla bir darbe oldu. Almanya ile barış yapan Rusya’nın boşalttığı alanı Almanya’ya savaş açan ABD doldurunca, kaçınılmaz yenilgi geldi.

4 Temmuz 1918’de Padişah olan Vahdettin, hemen İngiltere nezdinde barış arayışına girdi ama sonuç alamadı. Enver Paşa’nın desteklediği Nuri Paşa komutasındaki ordunun 1918 Eylül ortasında Bakü’ye girmesine rağmen Sadrazam Talat, 8 Ekim’de yenilgiyi kabul edip barış talep etti ve görevinden ayrıldı.

Limni Adasının Mondros Limanında bulunan İngilizlerin Agamemnon Zırhlısı’na giden Harbiye Nazırı Rauf Orbay, 30 Ekim 1918’de Mondros Mütarekesine Osmanlı Devleti adına resmen imza attı. Ertesi gün 1 Kasım’da İttihat ve Terakki Cemiyeti son kongresini yaptı. İlk gün konuşan Talat Bey bütün sorumluluğu kabul etti. Aynı gece Talat Bey, Enver ve Cemal Paşa, Dr. Bahattin Şakir ve Dr. Nazım bir Alman zırhlısına binip önce Odesa, sonra trenle Berlin’e gittiler.

İttihat Terakki’nin kongresi 5 Kasım’a kadar sürdü. Kendini feshetme kararı aldı ve mallarını Fethi Okyar başkanlığında kurulan Yenileşme Fırkasına bıraktı.

Ermeni politikaları gerekçe gösterilerek Avrupa ülkelerinde İttihatçı avına çıkıldı. Talat Bey Berlin’de, Cemal Bey Tiflis’te öldürüldü.

İttihat Terakki’nin kendini feshetmesinden sonra Padişah Vahdettin 21 Aralık 1918’de Meclis-i Mebusan’ı kapattı. Böylece İttihat Terakki’nin son unsurları da yönetimden uzaklaştırıldı. Pek çok İttihat Terakkili isim tutuklandı. Sadrazam Said Halim Paşa, Kuşçubaşı Eşref gibi isimler Malta’ya sürüldü.

Ülkenin yabancıların denetimine terk edildiği bu sıralarda yeni mücadele çoktan başlamıştı bile. Meclis’in kapanmasından sonra ülkenin pek çok yerinde millet Redd-i İlhak, Müdafayı Hukuk gibi kendi cemiyetlerini kurdu. Yerel direnişler örgütlendi. Çok sayıda gösteri yapıldı. İstanbul’da, Fatih, Üsküdar, Kadıköy ve Sultanahmet’te arka arkaya mitingler organize edildi.  Mustafa Kemal bu şartlarda Anadolu’ya çıktı. Milletin kurduğu cemiyetleri tek çatı altında birleştirdi. Erzurum, Sivas kongrelerini topladı.

İstanbul Hükümeti bu gelişme üzerine seçim kararı aldı. Aralık ayında yapılan seçimden sonra Meclis 12 Ocak 1920’de İstanbul’da açıldı. 16 gün sonra 28 Ocak’ta özel oturumla Meclis yine toplandı. Devletin en son kabul edilebilecek sınırlarını belirleyen Misak-ı Milli kararı o oturumda alındı.

Aslında bu Anadolu’da mücadele eden Mustafa Kemal ve milli direniş örgütüne verilen bir görevdi. Nitekim aynı Meclis İstanbul’un 16 Mart 1920’de işgal edilmesi üzerine 2 gün sonra toplandı ve “İşgal altında Meclis çalışamaz” dedi ve çalışmalarını süresiz durdurdu.

Gerçekte bu karar, Meclisinin Ankara’da açılması için verilen gizli bir onay anlamına geliyordu.

Yeni devlet, Osmanlı ülkesinde uzun süren Didar-ı Hürriyet mücadelesinin bir ürünü olan o Meclis ve o Anayasa ile Ankara’da kuruldu.

İLGİLİ YAZILAR

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ
dernecode-soldan-ikinci-mkemal-enver-pasa-soldan-g-nc-nuri-conker-sasdan-ikinci
100. Yılında II. Meşrutiyet: “Trablusgarp Direnişi (1911)”

100. Yılında II. Meşrutiyet VII. Bölüm: Trablusgarp Direnişi (1911) II. Meşrutiyet’in ilanından kısa süre sonra...

action_army_marching_on_makri_keuy
100. Yılında II. Meşrutiyet: “31 Mart Vakası (1909-1911)”

100. Yılında II. Meşrutiyet VI. Bölüm: 31 Mart Vakası (1909-1911) Uzun süren hürriyet mücadelesi sonunda...

young_turk_revolution_-_decleration_-_armenian_greek_muslim_leaders
100. Yılında II. Meşrutiyet: “Meşrutiyetin Yankıları”

100. Yılında II. Meşrutiyet V. Bölüm: Meşrutiyetin Yankıları Osmanlı Devleti’nde 1808’de Padişah iradesinin ilk sınırlandığı...

Kapat