100. Yılında II. Meşrutiyet: “Meşrutiyet’ten Cumhuriyet’e”

  • 02 Kasım 2016
100. Yılında II. Meşrutiyet: “Meşrutiyet’ten Cumhuriyet’e”

100. Yılında II. Meşrutiyet

IX. Bölüm: Meşrutiyet'ten Cumhuriyet'e

Hiç şüphesiz Cumhuriyet, Osmanlı Devleti’nde uzun süren hürriyet mücadelesinin ürünü olan II. Meşrutiyet’in mirası üzerine kuruldu. O dönemin birikimi, kültürel iklimi aynen Cumhuriyet’e yansıdı. Hanedanlığın ve Hilafetin kaldırılarak demokrasiye ve laik düzene geçilmesi Cumhuriyet ile Meşrutiyet arasındaki en büyük fark idi.

Cumhuriyet’in bu farkı, Mustafa Kemal’in İttihat Terakki’nin genç bir subayı olarak katıldığı Meşrutiyet mücadelesinden çıkardığı derslerin ürünüydü.

Bugün yeniden demokrasiyi genişletme ve kalitesini yükseltme mücadelesi veriyoruz. Anayasa’yı tartışıyoruz. Bunu yaparken 100 yıl önce ilan edilen anayasa ve II. Meşrutiyet’te yaşananlara bakıyoruz. O gün tartışılanları yeniden gözden geçiriyoruz.

Kökleri o günlere dayanan bugünkü sorunlarımızı anlayabilmek için Prof. Dr. Tarık Zafer Tunaya’nın deyimiyle Cumhuriyet’in adeta bir siyasal laboratuarı olan II. Meşrutiyet’e dönüp bize, Cumhuriyet’e ne bıraktığına bakıyoruz.  

CUMHURİYET’İN LABORATUVARI: II. MEŞRUTİYET

I. Dünya Savaşı’nda yenildikten sonra sahneden çekilen Osmanlı Devleti’nin yerine kurulan Cumhuriyet, aslında II. Meşrutiyet’in bir devamıydı. Ama ondan hem çok daha ileri hem de farklı bir uygulamaydı. En temel fark, zaten zayıflamış olan Padişahlık ve Halifelik makamının kaldırılmış olmasıydı.

Bu temel farkın dışında Cumhuriyet ile Meşrutiyet arasında aslında pek çok şey iç içe geçmiş bir birinin devamı gibi görünüyordu. Her şeyden önce kadrolar aynıydı. Öne çıkıp milli mücadeleyi başlatanlar II. Meşrutiyetin mimarı İttihat Terakki Cemiyeti’nin savaştan arta kalan kadrolarıydı. Türkiye Cumhuriyeti o kadrolar tarafından Meşrutiyet felsefesinin devamı, o iklimin bir ürünü olarak kuruldu.  II. Meşrutiyet, adeta Cumhuriyet’in hazırlık dönemi gibiydi.  Prof. Dr. Ali Birinci de aynı görüşü paylaşan bir tarihçi:

“II. Meşrutiyet kültürünün Cumhuriyet bir devamıdır ve esas itibarı ile Cumhuriyet’in hazırlık safhası bir bakıma II. Meşrutiyet denebilir. Yani basın hayatının kurulması, siyaset kültürünün yaygınlaşması, siyasetin kitlelere açılması veya kitlelerin siyasete girmesi; 1908’den önce böyle bir tavır yoktur. Bir bakıma, saltanat müessesesini ve hilafet müessesesini saymazsak, bunun dışındaki siyasi müesseselerin 1908’den itibaren olgunlaşması, Cumhuriyet’in uzun süre ilga etmediği kanunların gene II. Meşrutiyet devrinde yapılmış olması, teşkilatlar, maarif teşkilatı, emniyet teşkilatı ve diğer resmi teşkilatların II. Meşrutiyet devrinde şekillenmesini bir bakıma Cumhuriyet devrinin giriş faslı veya başlangıç faslı olarak görebiliriz.”

Cumhuriyet dönemine ait pek çok kurumun temelleri II. Meşrutiyet döneminde atıldı. Modern devlet yapısını meydana getiren eğitimden güvenliğe, sağlıktan maliyeye pek çok kurum ve teşkilat, Osmanlı’nın kendini Batı’ya ayak uydurması çabalarının bir sonucu olarak 1908 devriminden sonra kuruldu. Ama o dönemde var olan Hilafet gibi kimi kurumların faaliyetlerine de Cumhuriyet son verdi. Bu bakımdan Prof. Dr. Sina Akşin Cumhuriyet’i, Meşrutiyet’ten farklı görüyor:   

“Cumhuriyet devrimi bir bakıma devamı olarak görülebilir, Meşrutiyet devriminin devamı olarak değerlendirilebilir ama aslında o başka bir devrimdir. Daha ileri bir noktadaki bir devrimdir. Bir kere Atatürk devriminin iki önemli özelliği Meşrutiyet devriminde hiç yok. Onlarda laiklik yani devleti din işlerinden ayırma meselesi Meşrutiyet devriminde hiç yok. Bir de tabi cumhuriyetçi oluşu. Bunlar tabi çok önemli özellikler.”

II. Meşrutiyet dönemi ile Cumhuriyet arasındaki en temel fark Hanedanlık ile Hilafet’e bakıştı. Meşrutiyet kadrolarını oluşturan İttihat ve Terakki Cemiyeti, iktidarları döneminde radikal değişiklikleri gerçekleştirirken Saray’ın, yani Padişah’ın gücünü hep arkalarına aldılar. Hanedan’ın manevi gücü ile devrimleri yapabildiler. Başta Mustafa Kemal olmak üzere Cumhuriyet kadroları ise bunun tam tersini yaptılar. İttihat Terakki’nin arkasına sığındığı gücü, Hanedanlığı kaldırarak işe başladılar.

Feroz Ahmad aradaki farkı değerlendirdi:

“Ortada 600 yıl süren bir Osmanlı Hanedanlığı var. Bu hem olumlu hem olumsuz büyük bir miras meydana getirdi. 1908’de bir anayasal hareket ile iktidara gelen İttihat Terakki, Hanedanlığı muhafaza etti. Kendi reformlarını yaparken, değişim programını gerçekleştirmek için Hanedanın bu mirasından faydalandı. İttihat Terakki’yi izleyen Mustafa Kemal’in önderliğindeki Cumhuriyet rejimi ise bu mirası bütünüyle reddetti. Monarşiyi kaldırdı, hanedanı yasakladı ve laik bir Cumhuriyet kurdu. Bu reddediş bile aslında Osmanlı Hanedanı’nın karizmasını gösteriyordu. Şayet Hanedan şeklen bile ortada kalmış olsaydı, bu durum yeni bir Türkiye’nin kuruluşu için tehdit olacaktı.”

1908’de Meşrutiyet ilan edilip, İttihat Terakki iktidara geldiğinde Hanedanlığı kaldırmak gibi bir düşüncesi hiç yoktu. Padişah II. Abdülhamit’e karşı olmalarına rağmen iktidarın ilk döneminde O’nu düşürmeyi akıllarından bile geçirmediler, tam tersi II. Abdülhamit ile birlikte çalıştılar. Ancak Cumhuriyet, işgale uğramış bir ülkede kuruldu. Cumhuriyet’i kuranlar ülkeyi işgalden kurtaranlardı. Onların koca İmparatorluğun işgaline “evet” diyen anlayışla iktidarı paylaşması zaten beklenemezdi. I. Dünya savaşından yenik çıkan Osmanlı Devleti’nin yerine kurulan Türkiye’nin kendine yepyeni bir yol çizmesinin şartları hazırdı.

Orhan Koloğlu’na göre bu yeni yol, eskiyle bağın kesilmesinden geçiyordu:  

“Cumhuriyet kurulup tam devrim yerine oturduğu zaman, çok mantıki olarak her devrim yapar bunu, geçmişle ilişkisini keser. Kesmesi lazımdır çünkü geçmiş çok iyiydi dese o zaman arkadaş neden geldin diye sual sorulur. Hayır, keser. Fakat tabii ki devrim yerine oturduktan sonra, üstünden bu kadar sene geçtikten sonra objektif baktığımız zaman bütün gelişmenin Tanzimat ile başladığını adım adım geliştiğini görürüz. Nitekim Tanzimat’a o zamanki insanlar inkılâp derler, devrim. 1876 girişimine, ona da inkılâp denir. 1908, II. Meşrutiyet ona da inkılâp denir. Bunlar hep devrim ama aslında devrimin kademeleridir, basamaklarıdır. Hepsi bir süreçte tamamlanır ve Cumhuriyet’e varıldığı zaman devrim tamamlanmış olur.”

Cumhuriyet, her ne kadar Osmanlı dönemiyle bağını kesse de, onun bir devamı olarak kuruldu. II. Meşrutiyet ile Cumhuriyet arasında temel fark bulunsa da bugün dönüp bakıldığında Cumhuriyet’in Meşrutiyet’in devamı olduğu kabul ediliyor. Hem de Cumhuriyet döneminde kabul edilen pek çok değişikliğin 1908 sonrası denendiği görülüyor. O yüzden Prof. Dr. Tarık Zafer Tunaya’nın II. Meşrutiyet’i Cumhuriyet’in bir laboratuarı olarak tanımlamasını Prof. Dr. Sina Akşin çok önem atfediyor:  

“Önümüzde aslında iki devrim var yani belki aynı nitelikte felsefe olarak, modern dünyaya girme çabası, kapitalizmi getirmek, burjuva demokratik devrimini gerçekleştirme yönünde iki devrim var. 1908 devrimi var bir de Atatürk devrimi var. Ama bunlar farklı devrimler bence. Çünkü çok önemli bir fark var aralarında. Tabi Meşrutiyet devrimi muhakkak ki kapıları açtı, işi kolaylaştırdı, bizim rahmetli hocamız Tarık Zafer Tunaya’nın ünlü bir deyişi vardır ‘II. Meşrutiyet’ diyordu ‘Cumhuriyetin siyaset laboratuarıdır.’ Yani orada denedi, orada bir takım fikirler geliştirildi ondan sonra onlardan yararlanılarak Cumhuriyet devrimi de, Atatürk devrimi de yapıldı diye bir tahlili var. Tabi bu çok doğru bir tahlildir.”

Cumhuriyet, II. Meşrutiyet’ten çok farklı bir devrim olarak da kabul edilse Osmanlı İmparatorluğu’ndan devraldığı pek çok şey var. Aslında devralınan miras sadece II. Meşrutiyet’ten ibaret de değil. Osmanlı Devleti’nde başlayan ve Yeni Osmanlılara kadar uzanan mücadelenin de mirasını taşıyor Cumhuriyet.  Doç. Dr. Coşkun Çakır, Cumhuriyet’i uzun bir değişim sürecinin ürünü olarak görüyor:

“Osmanlı modernleşmesi buna transformasyon diyelim buna Batılaşma diyelim buna Avrupalılaşma diyelim ne dersek diyelim bunun 19. yüzyılda özellikle 19. yüzyılın ortasından itibaren önü alınamaz bir şekilde hızlandığını ve Cumhuriyetle birlikte, Cumhuriyete kadar kuşkusuz Yeni Osmanlılarla, I. Meşrutiyet ilanıyla, 1908 devrimiyle ve Cumhuriyet’in ilanıyla farklı kırılmalar yaşasa bile devam ettiğini aslında bugün de devam ettiğini öyle çok kolay da noktalanacak bir hareket olmadığını bu değişim sürecinin devam ettiğini düşünüyorum.”

Osmanlı Devleti’nde Tanzimat ile başlayan yenileşme ve değişim sürecinin çeşitli aşamalardan sonraki doğal sonucu Cumhuriyet olsa da bu çizgide en önemli rolü İttihat Terakki Cemiyeti oynadı. Araştırmacı Ahmet Turan Alkan İttihat Terakki’nin iktidarı ile II. Meşrutiyet dönemindeki uygulamaların, Cumhuriyet’e geçişi hem hazırlayıp hem de hızlandırdığını düşünüyor:

“İttihat ve Terakki ve Meşrutiyet bizim politik batılılaşmamızda çok önemli bir adım. Çünkü bu iki unsur olmasaydı Cumhuriyetin kuruluşu, Cumhuriyet bu kadar yakın bir proje olmayabilirdi. Türkiye bir müddet daha monarşi ile yönetilebilirdi. Bu kadar kompakt bir devlet haline gelmeyebilirdi. Politik batılılaşma alt yapımızı bu olaylara borçluyuz ve tabii ki şu anda devam etmekte olan politik karakteri de tamamen bu iki olaya borçluyuz. Biz dedelerimizden ne daha fazla fazıl ve ahlaklı ne de onlardan daha kötü bir şeyiz. Neticede onların politik genlerini tevarüs ettik ve hala onların insiyakıyla yolumuza gidiyoruz. Bugün hala içimizde darbeciler var, hala içimizde aceleciler var, hala demokratlar var, hala liberaller var ve hızla değişmekte olan ve Türkiye’yi bambaşka bir yere götürmekte olan bir toplumsal değişme var.”

İttihat Terakki’nin Meşrutiyet dönemindeki uygulamalarının ve temsil ettiği anlayışın izlerini bugün bile görmek mümkün. Bu sadece Cumhuriyet’in Meşrutiyet dönemi uygulamalarının bir ürünü olmasından kaynaklanmıyor, aynı zamanda yeni Türkiye’yi kuran kadroların da İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin birer üyesi olmasından kaynaklanıyordu. O kadroların en başında Cumhuriyeti kuran Mustafa Kemal geliyor. Prof. Dr. Sina Akşin, Mustafa Kemal’in İttihatçılığına dikkat çekiyor:

“İttihat ve Terakki ile Atatürk devrimi arasındaki ilişki söz konusu olduğunda çok yakın bir ilişki olduğunu görüyoruz. Mustafa Kemal ilk olarak İttihat ve Terakki üyesi idi. Üyesiydi ama İttihat ve Terakkinin egemen grubunun içinde değil idi. O muhalif bir grup gibi muhalif bir insandı. Sonra zaten parti ile fazla bir ilişkisi kalmadı ama köken olarak tabi o da İttihatçı.”

Prof. Dr. Ali Birinci de Cumhuriyet’e hem kadro açısından hem de felsefe olarak II. Meşrutiyet’in devamı olarak bakan tarihçilerden:

“Eğer Atatürk’ü ölçü alacak olursak Atatürk de sonradan çok fazla siyasi hayata karışmak istememiştir ama bir İttihatçıdır ve Cumhuriyeti kuran kadrolar esas itibarı ile yurtdışına kaçan İttihatçıların geride bıraktığı kadrolardır. Falih Rıfkı Atay Pazar yazılarında anlatır; bizzat milli mücadeleyi yapan takım İttihatçı takımdır. İttihatçıların arka planda kalan veya 2. ve 3. safhada kalan takımıdır. Bu bakımdan ben Cumhuriyete bir bakıma Meşrutiyetin devamı gibi veya 2. safhası gibi bakıyorum.

Hem II. Meşrutiyeti ilan edip kuran hem de İstiklal Savaşını örgütleyip, işgal altındaki toprakları kurtardıktan sonra Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran kadrolar esas itibariyle bir dönem İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin üyesiydiler. Onları en iyi anlatan kavram “İttihatçılık” kavramıydı. İttihatçılık özel bir kavramdı ve ona bulaşan bir daha ondan kurtulamazdı.

Doç. Dr. Selçuk Akşin Somel İttihatçının 100 yaşına gelse bile hep ittihatçı olduğunu hatırlatıyor:

“İttihat ve Terakki girdiğinizde girerdiniz bir daha çıkmak yoktu. Ölümüne, ömrünüzün sonuna kadar İttihatçı olurdunuz.

Rahmetli Celal Bayar hatırlıyorum; 100 yaşından sonra TRT’ye bir konuşması olmuştu; ben hala İttihatçıyım diyordu. Dolayısı ile İttihatçılık böyle bir şeydir. Devlet uğruna, devlet için sonuna kadar belli bir davaya hizmet etmektir. O bakımdan ister liberaller olsun ister İslamcılar olsun hatta Türkçüler olsun İttihat ve Terakkinin bu bir anlamda vatansever diyebileceğimiz çerçevenin birer üyesiydiler.”

Aslında İttihat ve Terakki hareketi kendi içinde bir bütün değildi. İçinde hemen herkes vardı. Onları birleştiren şey, Devletin kurtarılmasıydı. Yoksa kendi içlerinde homojen değillerdi. Nitekim Devlet kurtarıldıktan, Cumhuriyet kurulduktan sonra bir kısım İttihatçıyı bizzat Mustafa Kemal tasfiye etti. Bu Mustafa Kemal için siyaseten atılması gereken bir adımdı.

Doç. Dr. Coşkun Çakır da bunun anlaşılabilir bir şey olduğu kanısında:

“Şu tartışmayı çok anlamlı bulmuyorum. Neden o zaman Mustafa Kemal ve arkadaşları İttihatçıları tasfiye etti? Tasfiye etti çünkü İttihatçılık dediğimiz şey de böyle çok homojen herkesin her şeyi aynı düşündüğü bir hareket değil. Bir defa, çok uzun dönemli bir hareket, çok farklı kişilerin olduğu bir hareket. Hatta aynı hareket içerisinde farklı katların olduğu bir hareket. Yani bir İttihat ve Terakki olarak çok genel bir fotoğraf veriyoruz ama bu fotoğrafın içerisinde küçük gözeneklerin olduğunu mutlaka söylemeliyiz. O bakımdan yüzde 100 homojen olduğunu söyleyemeyiz. Aslında bu hiçbir hareket için söz konusu olmaz. O bakımdan da ben Cumhuriyet hareketinin İttihat ve Terakki, Jön Türk hareketinden çok ciddi olarak etkilendiğini düşünüyorum. Mustafa Kemal’in İzmir suikastı bağlamında önemli İttihatçıları tasfiye etmesiyse bana göre siyasal bir harekettir.”

Türkiye Cumhuriyeti’ni bu kadar çok etkileyen, İttihat Terakki Cemiyeti aslında normal bir dönemde ortaya çıkmış bir örgüt değildi. Kendilerini ortaya çıktıkları ilk günden beri baş döndürücü bir mücadele içinde bulan İttihatçı kadrolar, doğru dürüst bir programa ve sağlam bir dünya görüşüne de sahip değillerdi. O yüzden kimi zaman liberal demokrat görüşlere sahip oluyorlar kimi zaman da bunun tam tersini yapıyorlardı. Çoğu zaman sahip oldukları bir programı hayata geçirme kaygısı yerine, pratik ihtiyaca uygun, adeta can havliyle hareket etme mecburiyetinde kalıyorlardı. Ahmet Turan Alkan’a göre İttihat Terakki olağanüstü bir dönemin ürünüydü:

“İttihat ve Terakkiyi biz barış zamanlarında, normal zamanlarda faaliyet göstermiş bir parti gibi değerlendirmemeliyiz. İttihat ve Terakki adeta bir adamın 50. kattan yere düşünceye kadar başından geçenleri hatırlatan bir şeydir. Bu adam düştüğünün farkında, o esnada bir şeyler yapıyor. Bu yaptığı şeylere ne kadar anlam vermek gerekirse o kadar anlam vermek gerekir. İttihat ve Terakkiyi değerlendirirken bu psikolojiyi hiç göz önünden uzak tutmamak gerekecektir.”

Ancak, İttihat Terakki’nin yaşadığı son 10 yıl hiç de öyle sıradan bir zaman dilimi değil. 10 yıl adeta 100 yıl gibi yaşandı. Bu döneme çok şey sığdı. 4 yılı bir dünya savaşı ile geçti. 10 yılda koca bir imparatorluk tarih sahnesinden çekildi. Arkasından yeni bir devlet kuruldu. Prof. Dr. Ali Birinci’ye göre bu 10 yılda olup bitenleri çok iyi anlamak gerekiyor; Cumhuriyeti çok iyi anlamak için.  

“Osmanlı tarihinde 19. asra imparatorluğun en uzun yüzyılı adı verilir malumunuz ve bu hususta, bu isimle İlber Ortaylı Hocamızın bir eseri var. Ben de 1908-1918 arasına İmparatorluğun en uzun yani bütün 623 senelik imparatorluğun en uzun 10 senesi adını veriyorum ve bu devrenin çok daha fazla araştırılması gerektiğine inanıyorum, her yönüyle.

Bu bakımdan Cumhuriyeti anlamak biraz da Meşrutiyeti anlamaktır veya Meşrutiyeti anlamak aynı zamanda Cumhuriyeti anlamaktır diye düşünüyorum.”

MASON TARTIŞMASI

İttihat ve Terakki Cemiyeti bir mason kuruluşu mudur? Bu sorunun cevabı o günden bugüne devam eden bir tartışmanın konusudur. Kimileri İttihat ve Terakki’nin bir mason teşkilatı olduğunu iddia eder. Kimileri de “Masonlar tarafından kurulan bir teşkilat” der İttihat Terakki için.

İttihat ve Terakki Cemiyeti’ni kuranlar arasında Emanuel Karasu gibi mason locasına dahil olan kişilerin bulunması ve İttihat Terakki Cemiyeti’nin pek çok toplantısını Mason Locaları’nda gerçekleştirmesi yatar bu tartışmanın altında. İttihat Terakki’nin bir mason teşkilatı olduğu bugüne kadar ispatlanmadı. Ama 1908’de II. Meşrutiyet’in ilan edilmesiyle bu iddianın arkasında daha çok İngiliz çevrelerinin olduğu ortaya çıktı. Esasen masonluk konusu Osmanlı ülkesinde o dönem bugünkü kadar önemsenen bir konu da değildi. Dönemin gazeteleri üzerine araştırma yapan Orhan Koloğlu tam da bu yüzden II. Abdülhamit’i Mason localarına yardım eden bir Padişah olarak görüyor:

“Düşünün 1880’li 90’lı yıllara ait haberler diyor ki; dün Beyoğlu’nda mason locasının balosu yapıldı. Sultan’ın Başyaveri hazırdı. Sultan’dan 100 veya 150 altın bağış getirdi. Ayrıca balo Hamidiye Marşı ile açıldı. Olur mu? Hani istemiyordu sevmiyordu? Tam tersi ben şaşırdım gazete haberlerini görünce. Çünkü Abdülhamit rejiminde yazılıyor bu, yani sonradan değil, e demek ki izin veriyor. Masonlara o zaman söylenen lafları yani ‘Abdülhamit Masonları alırdı çuvala koydururdu mağaralara attırırdı’ palavra. Onun üzerine araştırmaya giriştim, o zaman bir şey gördüm. Abdülhamit Masonların politika yaptıklarını fark ediyor. Diyor ki arkadaş istediğiniz kadar moda yapın toplanın ama politika yapmayacaksınız ve kabul ediyorlar hatta öyle ki Osmanlı topraklarındaki masonlar politika yapmıyor ama Avrupa’daki masonlar vay siz neden politika yapmıyorsunuz diye onlara saldırıyor.”

Padişah II. Abdülhamit gibi, İttihat Terakki’nin önde gelen isimleri de Mason teşkilatı ile iyi ilişkiler içindeydi. Emanuel Karasu gibi her iki teşkilata üye isimler de vardı. Başta Selanik olmak üzere kimi yerlerde İttihat Terakki toplantılarını Mason Locaları’nda yapmaya başladı. İttihat Terakki’nin bir mason kuruluşu olmadığı kabul edilmekle beraber bu ilişkinin sadece mekanı kullanmaktan ibaret olmadığı da kimi zaman iddialar arasında yer aldı. Bu iddiaları dile getirenlerden biri de Doç. Dr. Bayram Soy:

“Masonlarla ilişkilerini şu çerçevede değerlendirmek lazım. Tam anlamıyla sığınak olarak kullanıyorlar Locaları; yani bu hafiye sisteminden kaçabilmek için bir sığınak. Çünkü orası bu kapitülasyonlar çerçevesinde girişi çıkışı tamamen Osmanlı polisinin hafiyesinin denetimi dışında. Oraya girdikten sonra, orada ne yaptığınız ne ettiğiniz kontrol dışındadır. Bu tabi şu anlama gelmez: Bunlar oraya sadece girip çıkıyorlar da orayı bir mekân olarak kullanıyorlar anlamına gelmez. Elbette orada bir fikir birliği ideal birliği de oluşmuştur.”

İttihat Terakki Cemiyeti’nin Mason Locaları ile “fikir ve ideal birliği” içinde olduğu ileri sürülse de bu en azından II. Meşrutiyet’in ilanından sonra pek geçerli olmadı. Başta İngilizler olmak üzere Batı dünyası, Cemiyet’i karalamaya, küçük düşürmeye çalıştı. Bunu yaparken de onların “Mason” olduğu iddiasına sarıldı. Kanıt olarak da Mason Locaları’ndaki toplantıları gösterdi. Masonluk üzerine araştırmaları bulunan Orhan Koloğlu Masonluk iddiasının İttihat Terakki’nin aleyhine nasıl kullanıldığına dikkat çekti:

“Ne zamanki II. Meşrutiyet ilan edilir birden bire o haber çıkar. ‘Yahu bunlar nerede toplanıyordu? Mason Locası’nda. Demek ki bunlar Mason’ lafı çıkar ve birçok kimse, İttihatçılardan biraz avanta bekleyenler hemen Mason Localarına girmeye yönelirler. Ama işin asıl ilginç tarafı şudur: İttihatçıların o localardan geldiği öğrenilince ki İngiliz ve Fransız locaları yoktur bunun içinde; dikkat edin, tek bir İtalyan kökenli locada yapılmıştır. Bu bilgi gelince İngiliz politikası ve propagandası çok başarılı şekilde, kendileri açısından başarılı bir şekilde, bunu kullanır.”

Gerçekte, Jön Türkler ve İttihat Terakki Cemiyeti’nde başta İngiltere olmak üzere Avrupa Devletlerine büyük bir güven vardı. Onlar Meşrutiyet ilan edildiğinde İngiltere ve Fransa’nın kendilerini destekleyeceklerine inanıyorlardı. Bu düşüncelerini çeşitli yayın organlarında açıkça dile getirmişlerdi. Ama durum hiç de bekledikleri gibi olmadı. 1880’lerden sonra Osmanlı Devleti’nin bütünlüğünü korumaktan vazgeçen İngiltere için Meşrutiyet’in ilanı, seçimlerin yapılması ve Meclis’in çalışması memnuniyet verici gelişmeler değildi. Derhal harekete geçti. Hürriyet mücadelesinin Hindistan ve Mısır’a yayılmasını önlemek için elinden geleni yaptı. Bunu yaparken de Prof. Dr. Ali Birinci’nin tespitine göre en büyük silah, gerçeklerin ters yüz edildiği, propagandaydı:

“İngilizler diyorlar ki meşrutiyet hareketini destekler gibi görüneceğiz ama desteklemeyeceğiz. Çünkü ya bu hareket başarıya ulaşırsa? Ya bu hareket yavaş yavaş kıpırdanmaya başlayan Hint milliyetçiliği ile Mısır milliyetçiliğine örnek teşkil ederse? İngilizlerin üzerine titredikleri II. Meşrutiyet döneminde iki büyük sömürge var, sömürgeleri içerisinde. Bir kere birinci sömürgeleri Hindistan, dünyanın en zengin ülkesi. Ve ikincisi Hindistan’ın bir bakıma kilidi sayılan ve stratejik önemi çok fazla olan,1869 sonbaharında Süveyş kanalı açıldıktan sonra stratejik değeri kat kat artan Mısır. İngilizler bu hareketin Mısır’da ve Hindistan’da örnek alınabileceğinden çok korkuyorlardı. Ve diyorlar ki Meşrutiyet başarıya ulaşmamalıdır.”

İngilizler İttihatçılar için sadece “mason”  suçlamasında bulunmadılar. Buna bir de “dinsiz” suçlamasını eklediler.

Orhan Koloğlu bunun ayaklanmaya hazırlanan Mısır’daki Müslümanları ikna etmek için kullanıldığı görüşünde:

“İngiliz hariciye vekili ‘bu İttihatçıları dışlayın’ derken Hindistan ve Mısır’ı ayaklandırır korkusunu belirtmiştir, korku oradan geliyor. Nitekim İttihat ve Terakkinin masonlukla ilişkisi bu kanla öğrenilince Mısır’daki özgürlük arayan masonlar İttihat ve Terakki masonluğuna girmeye kalkarlar. İngilizlerden kopmak istiyorlar. Bu İngiltere’yi müthiş telaşa düşürür. Onun üzerine İttihatçıların dinsiz ve mason olduğu kampanyasını başlatırlar.”

İngiltere’nin yürüttüğü bu kampanya başarılı oldu. Özellikle Hindistan Müslümanları bunun etkisi altında kaldı. I. Dünya savaşında Osmanlı’ya karşı Irak’ta, Çanakkale’de savaşa girdi. Oysa İngiltere, İstanbul’u işgal ettiğinde önce Mason locaları içindeki İttihatçıları tasfiye etti. İngiltere’den ve Fransa’dan büyük destek göreceği ümidiyle yola çıkan İttihat ve Terakki Cemiyeti iktidara geldikten sonra en büyük darbeyi İngiltere’den yedi. Orhan Koloğlu, bu politika ile İngiltere’nin Hindistan Müslümanlarını etkileyip Osmanlı’nın karşısında savaşa sürme başarısını gösterdiğinin altını çiziyor:

“1918’deki yenilgiden sonra 1919’da İngilizler İstanbul’u işgal edince ilk yaptıkları işlerden biri İttihat ve Terakkinin o doğu masonluk locasının içindeki bütün İttihatçıları tasfiye edip kendi masonluklarının içine getirirler. Bu bir şey gösteriyor İttihatçıların gerçekten masonlukla öyle söylendiği gibi hiç alakası yok, dinsizlikle hiçbir alakası yok ama ne yapalım ki kamuoyu oluşturmakta siz başarısızsanız karşı taraf bunu kullanır. Çok iyi kullanmışlardır. Sevmeyerek söylüyorum ama kabul edelim. Bütün dünyayı etkilemişlerdir. O kadar ki I. Dünya Savaşı sırasında Hindistan’da bu İttihatçıların masonluğu İslam’ı reddettikleri propagandasını o kadar güzel yapmışlardır ki Hindistan’dan 1 milyon asker alırlar bunların 450.000 kadarı fiilen cephede savaşanlardır ve büyük kısmı Osmanlı cephelerinde yani Irak’ta ve Çanakkale’de savaşmıştır. Gâvur olan Müslümanlara karşı ve o Müslümanlara da halifeyi kurtarıyorsunuz temasıyla savaşmışlardır.”

II. ABDÜLHAMİD’E BAKIŞ

Jön Türklerin karşısına geçip mücadele ettikleri ve ülkenin kötü gidişinden sorumlu tuttukları Padişah II. Abdülhamit’in tutumu bugün hala en çok tartışılan konulardan biri. 33 yıl gibi uzun süre tahtta kalan II. Abdülhamit için Devleti kurtaran Padişah da deniyor, Devleti batıran Sultan da.

Büyük devletler arasında izlediği denge politikası ile Osmanlı İmparatorluğu’nun varlığını uzattığı genellikle kabul görüyor. Ama öte yandan uyguladığı baskı ve istibdat rejimine de karşı çıkılıyor. Osmanlı ülkesinde pek çok hamleyi ve yatırımı gerçekleştiren II. Abdülhamit, açtığı modern okullar sayesinde toplumun dönüşümünü de sağladı. Lakin o okullarda Batı düşünce sistemini öğrenen gençler Jön Türkler olup karşısına çıktılar.

Biraz da onların mücadelesi II. Abdülhamit’i her şeyi kontrol altına aldığı otoriter bir yönetim anlayışına götürdü. Ve durumunu bugün bile tartışılır hale getirdi. Prof. Dr. Ali Birinci, II. Abdülhamit’in istibdatçılığını daha çok karşısında mücadele eden kitlenin varlığına bağlıyor:

“Şimdi bizim yakın tarihimizde Abdülhamit Han’ın değerlendirilmesi başlı başına bir tarih çalışması ve çok dikkate değer bir meseledir. Çünkü istibdatla suçlanan Abdülhamit’ten daha fazla merkeziyetçi, daha fazla katı, daha fazla mesela siyasi idamda bulunan II. Mahmut devri istibdat deyince hiçbir zaman hatıra gelmez. Hâlbuki II. Mahmut devrinde devletin gücü ve bizzat II. Mahmut’un gücü ve sertliği çok daha fazladır. Otorite dendiği zaman II. Mahmut Abdülhamit’ten kat kat daha fazladır. Fakat Osmanlı tarihinde hiçbir zaman II. Mahmut bu manası ile gündeme gelmez.

Bir kere bunun sebebi II. Mahmut’un Jön Türkleri yoktu. Şimdi artık Abdülhamit’i daha serinkanlı değerlendiriyoruz.”

Gerçekte II. Abdülhamit, padişahlar içinde idama en az başvuran bir Sultan’dı. Daha çok sürgün ve hapis cezası verirdi. Tahta I. Meşrutiyeti ilan ederek çıkan II. Abdülhamit, istemediği halde Rusya ile giriştiği harpte Osmanlı Devleti yenilip, Ruslar İstanbul’a kadar gelince ilk iş Parlamento’yu kapattı ve tüm yetkileri elinde topladı. Başta kendisine destek veren İngiltere’nin Osmanlı Devleti’ni ayakta tutma yerine parçalama politikasına yönelmesi üzerine Almanya ile yakınlaştı. İngiltere, Fransa, Rusya ve hatta Almanya’nın göz diktiği Osmanlı Devleti’ni ayakta tutabilmek için çok çaba harcadı. Sadece bununla yetinmedi, Osmanlı İmparatorluğu’nun modernleşmesi, sanayileşmesi için de sürekli yatırım yaptı. En çok ulaşım, haberleşme ve eğitime önem verdi. O manada tutucu değil tam tersi çağın ihtiyacına uygun davranan bir padişahtı. Lakin kurduğu hafiye teşkilatı ve muhaliflerine yönelik uyguladığı sert politikalar O’nun bu özelliğini gölgede bıraktı. Dönem üzerine araştırmaları bulunan Orhan Koloğlu, II. Abdülhamit’in artık daha gerçekçi değerlendirilmesinden yana.

“Şimdi bizde yanlış anlatılan bir şey vardır. Abdülhamit’i çok gerici, tutucu filan gibi anlatırlar. Yanlış. Gerçekten yanlış. Yeni Osmanlıların o hani her türlü çağdaşlaşmayı tartıştıkları dönemi çok iyi tahlil ettiği takip ettiği anlaşılıyor. Nitekim politikalarında eğitim en çok bahsedilen konulardandır. Eğitimin en çok geliştiği dönem Abdülhamit dönemidir. Bu şaşılacak, gazetenin okunurluğunun arttığı dönem Abdülhamit dönemidir, bunlar dikkat çekici. Siyasi olarak frenlemesi var. Siyasi olarak frenlemesi de Osmanlı Devletini içinden ve dışından gelen bütün çekişmelerin parçalanmaya götüreceğini fark etmesindendir. Aşırılığı var, diktatörlüğü var ona itiraz etmiyorum.”

Zaman ilerledikçe II. Abdülhamit, daha gerçekçi değerlendiriliyor. “Ulu Hakan” diyenlerle “Kızıl Sultan” diyenler giderek önyargılarından uzaklaşarak, daha objektif bir yaklaşım sergilemeye başladılar. Bunda en önemli etken İttihat ve Terakki’nin gerçekleştirdiği II. Meşrutiyet devriminin üzerinden 100 yıl geçmesi ve o ilk devrim psikolojisinin giderek kaybolması. Prof. Dr. Ali Birinci II. Abdülhamit’in kendi döneminde çok kötü anıldığını ama artık bunun değişmekte olduğunu düşünüyor:

“Abdülhamit adeta devrinde gerek daha çok yurt dışı yayınlarda gerekse 1908’den sonra bir kısım yurt içi yayınlar bir kâbus gibi tasvir edilmiştir, adeta bir dünya zebanisidir. Dediğim gibi, bu bir devrim psikolojisi idi ve bu psikoloji geçmiştir.”

MUSKACI ZİHNİYET

Bugün 100. yılında II. Meşrutiyet hala iki farklı boyutta tartışılıyorsa bu tartışmanın nedenlerini aslında o hareketin kendi köklerinde var olan ikili yapısında aramak gerekir. Jön Türk hareketinin çok önemli bir özelliği var. Bu hareket bir imparatorlukta ve bir imparatorluk için gelişti. Bu devrimin amacı çok milletli, çok kültürlü, çok dinli Osmanlı İmparatorluğunu kurtarmaktı. Bu amaçla 1908’de gerçekleşen anayasal devrim, aynı zamanda Asya’da Çin ve Hindistan gibi ülkelerde emperyalizm karşıtı hareketlere de ilham kaynağı oldu. Doğunun yükselişiyle aynı sloganı paylaştı.

Cemil Aydın, Jön Türklerin bir bütün olarak anti emperyalist söylem ile bir imparatorluğu kurtarmaya çalıştıklarına dikkat çekiyor:

“Jön Türk devrimini yapanların dedelerine gidildiği zaman bu insanların asıl gayeleri Osmanlı İmparatorluğunu Avrupa imparatorluklar ailesinin eşit ve gururlu bir parçası haline getirmektir.

Şimdi Jön Türkler de bu hedefi devam ettiriyorlar, anayasa ilanında Osmanlı İmparatorluğunu gene Avrupa’daki medeni imparatorluklar ailesinin medeni bir parçası haline getirmektir amaçlarından bir tanesi. Ama 1890’lardan itibaren Jön Türk liderleri emperyalizm karşıtı oldukça kendilerini, kendi dünyalarını Hint milliyetçiliği, Çin milliyetçiliği ile birleştirmiş oluyorlar. Ve bu muğlâk taraflarını devam ettiriyorlar Jön Türkler 1920’lere kadar, Cumhuriyetin kuruluşuna kadar; bir anlamda Osmanlıdan Cumhuriyete giden yolda çok önemli bir dönüm noktası imparatorluğu korumak isterken başka bir kimlikle dünyadaki anti-emperyalist kimliğin sloganlarıyla imparatorluğu korumaya çalışıyorlar.”

Aslında 1908 Meşrutiyet’inin Cumhuriyet’e bıraktığı tek çelişki imparatorluğu sürdürmekle, emperyalizme karşı Asya milletlerinin mücadelesine önderlik yapmak değildi. Seküler modernleşme taraftarlarıyla modernist İslamcılar arasında yaşanan çelişki de Cumhuriyet’e miras kaldı. O çelişki ise Batı’yı örnek alma ile reformların köklerini erken İslam dönemindeki uygulamalarda arama çabasından kaynaklanıyordu.  

California Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Dr. Hasan Kayalı İslam dünyasını kapsayan bu arayışlar üzerinde duruyor:

“20.yy sonlarına doğru bu seküler modernleşmeye alternatif olarak bilhassa Mısır da bazı düşünce akımları beliriyor. Bu düşünce akımları biraz bu Yeni Osmanlıların düşünce akımlarına benziyor. Aralarında bir bağlantı olup olmadığı meçhul. Nasıl oluyor, bu modernist İslamcılar dediğimiz gurup ki bunların başında Muhammed Abdu var. O Reform taraftarı, bir reformun gerekliliğine inanıyor fakat modernleşme ve reform her şeyi Avrupa’dan almak değildir diyor. Bunların kökeninin hepsi İslamda mevcuttur diyor. Nitekim erken İslam döneminde bunlar mevcut olduğu için İslam başarılı olmuş işleyebilmiş ve bir Rönesans ortaya çıkartmıştır diyor. Böylece anayasal hareketleri İslam da görüyorlar. İşte meşveret müessesesi vardır diyorlar. Ve bu damarda gelişen akım, anayasayı geri getirme akımlarını bilhassa destekliyor. Osmanlılarda da bunun yankıları var.”

Kendi içinde pek çok çelişkiyi barındıran Jön Türk hareketi, çareyi, bütün bu farklılıkları bir arada tutan bir program yapmak yerine, kötülüklerin kaynağı olarak gördükleri II. Abdülhamit’e karşı birleşmekte buldu. Kendilerini, “II. Abdülhamit giderse işler düzelir” noktasına getirdiler. Bu davranış işlerin düzelmesine yetmedi. Ama hep sorunlar karşısında çareyi başkalarından bekleyen bir anlayışın benimsenmesine yol açtı. Bu da Meşrutiyet’in Cumhuriyet’e bıraktığı miraslardan biriydi. Türk Tarih Kurumu Başkanı Prof. Dr. Ali Birinci bu mirası değerlendirdi:

“Aydınlar meşrutiyet gelsin kurtulalım veya Abdülhamit gitsin kurtulalım derken halkın muskadan beklediği kurtuluştan çok farklı bir kurtuluş tavrı sergilememişlerdir. Bu bakımdan ben aydınlarımızın ve Türkiye’de bir kısım anayasa romantiklerinin tavrına muskacı zihniyet diyorum. Bu dışarıya reçeteci zihniyet olarak yansıyor. Yani bir reçete yaz kurtul. Kurtulmanın reçetesi yazılacaksa şayet bu reçete çok basittir. Bir millet, bir cemiyet kafasını, kalbini ve kolunu kullanmadan buna 3K metodu diyorum ben kafasını, kalbini ve kolunu kullanmadan kurtulamaz.

Muhammet İkbal merhumun çok güzel bir sözü var diyor ki “Hayatın alevi başkalarından ödünç alınamaz, o kendi ruhunun mabedinde yakılmalıdır”.

Jön Türkler bu alevi Avrupa’dan almaya kalkıştılar ama işe yaramadı.”

“Hayatın alevi başkalarından ödünç alınmaz. O kendi ruhunun mabedinde yakılmalıdır.”

Meşrutiyet’in 100. yılında, Anayasa’nın ilan edilişinden 100 yıl sonra bugün, yine yeni bir anayasa arayışı içindeyiz. Hürriyet mücadelesi devam ediyor. Neyse ki, bu defa sorunların çözümü için 100 yıllık bir tecrübeye sahibiz.

Artık hayatın alevini başkalarından ödünç almaya ihtiyacımız yok. O’nu kendi ruhumuzun mabedinde yakacak cesaretimiz var.

İLGİLİ YAZILAR

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ
image010
100. Yılında II. Meşrutiyet: “Savaş ve İttihat Terakki: Tam İktidar Dönemi”

  100. Yılında II. Meşrutiyet VIII. Bölüm: Savaş ve İttihat Terakki: Tam İktidar Dönemi 1908’de...

dernecode-soldan-ikinci-mkemal-enver-pasa-soldan-g-nc-nuri-conker-sasdan-ikinci
100. Yılında II. Meşrutiyet: “Trablusgarp Direnişi (1911)”

100. Yılında II. Meşrutiyet VII. Bölüm: Trablusgarp Direnişi (1911) II. Meşrutiyet’in ilanından kısa süre sonra...

action_army_marching_on_makri_keuy
100. Yılında II. Meşrutiyet: “31 Mart Vakası (1909-1911)”

100. Yılında II. Meşrutiyet VI. Bölüm: 31 Mart Vakası (1909-1911) Uzun süren hürriyet mücadelesi sonunda...

Kapat