100. Yılında II. Meşrutiyet: “31 Mart Vakası (1909-1911)”

  • 01 Kasım 2016
100. Yılında II. Meşrutiyet: “31 Mart Vakası (1909-1911)”

100. Yılında II. Meşrutiyet

VI. Bölüm: 31 Mart Vakası (1909-1911)

Uzun süren hürriyet mücadelesi sonunda ilan edilen II. Meşrutiyet ile Osmanlı ülkesi başka bir havaya büründü. Sürgünler, kaçaklar, aydınların hepsi İstanbul’a döndü.

Herkes fikrini özgürce söylemeye başladı. Gazete sayısı hızla arttı. Siyasi partiler kuruldu. Prens Sabahattin ülkeye döndü ve Ahrar Fırkası çalışmaya başladı.

Seçimleri İttihat Terakki kazandı. Ama buna rağmen iktidarı devralmadı. Ortaya çıkmak yerine uzaktan yönetmeye çalıştı. Padişah Abdülhamit başta olmak üzere eski isimlerin neredeyse hepsi görevlerine devam etti.

İktidarı devralmasa da işlerin yönetimini fiilen üstlenen İttihat Terakki, askeriyede ve bürokraside bir yenileşme hareketi başlattı. Özellikle alaylı subayları tasfiyeye girişti.

Ancak büyük muhalefetle karşılaştı. Ünlü bir gazetecinin öldürülmesi ise bardağı taşıran damla oldu. Hoşnut olmayanlar ayaklandı.

Büyük coşkuyla başlayan Meşrutiyet 31 Mart Vakası ile büyük yara aldı. Asıl darbe yiyen; İttihat Terakki’ydi.

HASAN FEHMİ: ÖLDÜRÜLEN İLK GAZETECİ

Hasan Fehmi, o gün akşama doğru, Britanya Oteli’nden eski kaymakamlardan Şakir Bey’le birlikte çıktı. Tünel’e doğru yürüdü. Oradan Yüksek Kaldırım’a indi ve karşıya geçmek için köprüye girdi.

Köprü başında bulunan karakol noktasını henüz geçmişlerdi. Biri “Mevlan” diye bağırdı. Ardından kurşun sesi geldi. Şakir Bey dönüp baktığında subay elbisesi giymiş birinin ateş ettiğini gördü.

Hasan Fehmi orada öldü. Şakir Bey yaralandı. Katilleri Şakir Bey’den başka gören olmadı.

Galata köprüsünde 6 Nisan günü öldürülen Hasan Fehmi, Serbesti Gazetesi’nin başyazarıydı. Mevlan ise, bir süredir İttihat Terakki Cemiyeti’ne karşı sert muhalefet yapan Serbesti gazetesinin sahibi Mevlanzade Rıfat Bey’di.

Hasan Fehmi Bey, Mülkiye Mektebini bitirdikten sonra muhalif görüşlerinden dolayı Mısır’a sürgün edilen Jön Türk’lerden biriydi. Meşrutiyet’in ilanıyla İstanbul’a döndü ve gazete çıkarmaya başladı. Eleştirilerinden en çok nasibini alan İttihat Terakki oldu. Hasan Fehmi bir gün “İttihatçıların eski rejimin görevlilerinden şantajla para sızdırdıklarına dair bir belge” yayınladı.

Bu kendisinin sonu, 31 Mart vakasının başlangıcı oldu. Prof. Dr. Ali Birinci de aynı görüşü paylaşanlardan:

31 Mart’ın belki de kıvılcımını 31 Mart hadisesinden tam bir hafta önce 6 Mayıs 1909’da köprü üzerinde çok ünlü bir gazetecinin ama Arnavut olmak gibi bir hususiyeti olan bir tarafı olan gazeteci Hasan Fehmi’nin katledilmesidir. Bir bakıma 31 Mart’ın kıvılcımını bu hareket teşkil etmiştir.”

7 Nisan günü Serbesti gazetesinin birinci sayfası boş çıktı. Basın olayı protesto etti. Ama asıl tepki aynı gün Babıali önünde toplanan üniversite öğrencilerinden geldi. Hukuk Fakültesi öğrencilerinin öncülük ettiği eyleme Mülkiye başta olmak üzere üniversitenin bütün bölümleri katıldı.

Öğrencilerin isteği Sadrazam Hüseyin Hilmi Paşa ile görüşmekti. Karşılarına Sadrazam yerine Yaveri geldi “aranızdan bir heyet oluşturun” dedi. Öğrenciler bunu kabul etmedi. “Kendileri istibdat idaresinin değil, Meşrutiyet’in Sadrazamıdırlar. Üniversite görüşmek istiyor, zahmet edip gelsinler” dediler.

Kalabalık iyice artınca Sadrazam Hüseyin Hilmi Paşa kapıya geldi. Öğrenciler buna hazır değildi. Sadrazamla kim konuşacaktı? Tam o sırada ön sıraya yakın bir genç “Ben konuşurum” dedi.

Hemen öne Sadrazam’ın karşısına alındı. Öne çıkan Hukuk öğrencisi, sonradan ünlü bir gazeteci olan Burhan Felek’ti.

Burhan Felek, önce Hasan Fehmi’den söz etti. Sonra “köprünün iki başı asker ve polis karakolu ile çevrili. Burada ancak Hükümet’ten yardım alan biri adam öldürebilir” dedi. Ve nihayet Sadrazam’ı sert bir dille uyardı:

Osmanlı İmparatorluğu’nu Makedonya dağ kanunlarıyla yönetemezsiniz.

Burhan Felek’in o gün “Makadenyo Dağ Kanunu” ile kast ettiği İttihat Terakki’nin kurduğu ve Teşkilat-ı Mahsusa’nın ilk nüvesi olan Serez Çetesi’ydi. Serez Çetesi, İttihat Terakki’nin Manastır Grubu tarafından Sultan II. Abdülhamit’in hafiyelerini cezalandırmak amacıyla kurulmuş gizli bir örgüttü. En önemli kişisi Suriye’de Cemal Paşa tarafından kurşuna dizilen Çerkez Ahmet’ti.

Serez Çetesi gazetecilerden Hasan Fehmi’yi burada, Galata Köprüsü’nde vurduktan sonra Ahmet Samim’i, Zeki Beyler’i de öldürdü.

Bir Arnavut olan Hasan Fehmi’nin öldürülmesinden sonra çoğu Arnavut olan Avcı Taburları “Şeriat isteriz” diye ayaklandılar ve 31 Mart olayını başlattılar.

31 MART VAKASI

Gazeteci Hasan Fehmi’nin 8 Nisan’da kaldırılan cenazesi İttihat Terakki’ye yönelik tam bir protesto eylemine dönüştü. Cenazede 100 bine yaklaşan bir kalabalık vardı. Çok değil 8 ay önce Galata Rıhtımı’nda sürgünden dönenleri büyük bir coşkuyla karşılayan kalabalıklar bu defa öfkeyle bağırıyorlardı.

O öfkeden 5 gün sonra ortaya İttihat Terakki’nin II. Meşrutiyeti korumak için Rumeli’den İstanbul’a getirdiği Avcı Taburları çıktı.

31 Mart günü yani 13 Nisan 1909’da Taşkışla’daki 4. Avcı Taburu sabah henüz gün ışımadan harekete geçti ve subayların tümünü hapsetti. Komutayı ele alan çavuşlar erlerle birlikte Ayasofya Meydanı’nda toplandılar.

Gün ağardığında meydanda 2-3 bin asker, iki-üç yüz de softa vardı. Alanda askerlerin başında bulunan çavuş tanıdık bir isimdi: Hürriyeti ilan etmek için Resneli Niyazi ile Manastır dağlarına çıkan Hamdi Çavuş. Hamdi Çavuş şimdi İstanbul’da, bu defa Meşrutiyet’e karşı eyleme önderlik ediyor, İttihat Terakki’den hesap soruyordu.

Ahmet Turan Alkan’a göre 31 Mart eyleminin lideri ve fikri bütünlüğü yoktu:

“31 Mart’ın sokaktaki unsurları askerlerden ibaretti ve bunların en yüksek rütbelisi de netice itibarıyla çavuş rütbesindeki insanlardı. Bu hareketin ideolojisi yoktu, örgütü yoktu, fikriyatı yoktu. Bu bir sokak hareketiydi fakat bu demek değildir ki bu hareketin sonuçlarından yararlanacak kişiler ortaya çıkmasın. Çıktı nitekim.”  

İttihat Terakki’nin önde gelen isimlerinden Talat Bey, Dr. Nazım, Rahmi, Halil Menteşe, Cavit ve Hüseyin Beyler gibi isimler olayı erken öğrendiler ve hemen saklandılar. Meclis Başkanı Ahmet Rıza Bey de ortadan kaybolanlar arasındaydı.

Sadrazam Hüseyin Hilmi Paşa, olayları bastırmak isteyen I. Ordu Kumandanı Mahmut Muhtar Paşa’ya izin vermedi. Gerekçesi kan dökülmesini önlemekti. Sonra da istifa etti.

Meydan Volkan Gazetesi sahibi Derviş Vahdeti’nin yönlendirdiği asker ve medrese talebelerine kaldı. Ayasofya’da toplanan kalabalık önce “Padişahım çok yaşa” diyor, sonra “Şeriat isteriz” diye bağırıyordu. Meydanda toplanan kalabalık Meşrutiyet’e sahip çıktıklarını söylüyor ama İttihatçı bildikleri herkese de saldırıyorlardı.

Adliye Nazırı Nazım Paşa, Meclis Başkanı Ahmet Rıza zannedilerek öldürüldü. Lazkiye Milletvekili Arslan Bey, Tanin yazarı, İttihatçıların önde gelen ismi Hüseyin Cahit’e benzetildiği için Meclis önünde linç edildi.

Meclis güvende olsun, rahat çalışsın diye Rumeli’den getirilen Avcı Taburları’nın askerleri şimdi Meclis’i çalıştırmıyor dahası milletvekillerini öldürüyordu.

Avcı Taburları, 8 ay içinde İttihat Terakki’den uzaklaştı, dahası karşısına geçip mücadeleye başladı. Ahmet Turan Alkan’a göre Avcı Taburları bunun ipuçlarını daha önceden vermişti:

“Problem şuradan çıktı; İttihat ve Terakki’nin güvendiği Avcı Taburları bir süre sonra İttihat ve Terakki’nin elebaşlarından seçilen genç subaylarıyla ihtilafa düştüler. Daha doğrusu bu genç çocuklar, genç subaylar eratın dilinden pek anlamıyorlardı ve onlara karşı biraz haşin muamele ettikleri anlaşılıyor. Bu bir yarılmaya yol açtı. Genç subaylar belki padişahı sevmiyor, eleştiriyor ve daha liberal bir anayasa düzeni istiyor ama genç subayların rahatsızlığı erlerin rahatsızlığı anlamına gelmiyor. Erler klasik Osmanlı devlet kavrayışını sürdüren insanlar, padişahı baba bilen insanlar, dolayısıyla bu retorik farklılığı erlerde huzursuzluğa yol açtı ve zaten isyan buradaki İttihat ve Terakki’nin getirdiği Avcı Taburları arasından çıktı.”

Sorun yalnızca erlerin, başlarındaki genç subaylara tepki duymasından kaynaklanmıyordu. İttihat Terakki, iktidarı tam devralmasa da Meşrutiyetle birlikte sivil ve askeri bürokraside yeni düzenlemelere gitti. Bunun anlamı büyük çaplı bir tasfiyeydi.

Genellikle Padişah II. Abdülhamit’e bağlı yaşlı bürokratlar ile paşaların işine son veriliyordu. Ordu içinde ise erbaşlıktan subaylığa geçenler hızla ayıklanmaya başlandı. Sadece I. Ordu’da bin 400 alaylı subay kadro dışı bırakılmıştı. Bu tasfiye hareketi, alaylı subay olmak isteyen erbaşlar arasında tepkiye yol açıtı. Kimi paşalar ile alaylı subaylar erleri bu yönde kışkırttı.

Prof. Dr. Ali Birinci’ye göre 31 Mart bir askeri hareketti ve o askerleri kışkırtanlar da muhalif paşalardı:

“31 Mart her şeyden önce bir askeri harekettir. En büyük hususiyeti budur. Ve Avcı Taburlarının muhalefet tarafından bilhassa Kamil Paşa; Kamil Paşa’nın çevresinde bulunan Avlonyalı İsmail Kemal, Kamil Paşa’nın oğlu ve muhalifler tarafından tahrikiyle ortaya çıkan bir hadisedir. Ve 31 Mart’ın daha öncesinde de provası olabilecek askeri hareketler vardır. 31 Mart’ın 1. kanalı ve 1. kanadı bu Avcı Taburları’dır. Avcı Taburları’nın bir hususiyeti var; büyük bir kısmı da bunların içerisinde Arnavut’tur.

Avcı Taburlarının başını çektiği bu ayaklanma sadece askerlerden ibaret değildi. Sivillerden bu ayaklanmaya destek geldi. Askerler isyan edip meydanda toplandıktan sonra medrese talebeleri de eyleme katıldı. Ayaklanmayı gerçekleştiren asıl güç onlar değildi ama en büyük desteği veren medrese talebeleriydi. Bu desteğin nedeni Prof. Dr. Ali Birinci’ye göre tamamen kendi geleceklerinden kaynaklanıyor:

“Medrese talebeleri yani mollalar niye katılmıştı diyeceksiniz. Bunun sebebi çok basit. Çünkü o zaman İttihat ve Terakki devletin hemen her kurumunu tanzim etmeye çalışırken medreselerde yığılmış binlerce talebeyi de kura imtihanına yani bir bakıma da yeterlilik imtihanına tabi tutacak, imtihanı geçemeyenler askere alınacaktı. Tabiatıyla o sıralarda askerlik, dönüşü belli olmayan büyük uzun bir macera gibiydi. Bir meçhul macera gibiydi ve medrese talebeleri bu imtihana karşıydılar. 31 Mart hareketinde hükümetin düşürülmesine destek vermek için bir bakıma son kere talihlerini denediler. Tabiri caizse son kozlarını oynadılar ve 31 Mart hareketine katıldılar.”

II. Meşrutiyet’in ilan edilmesinden sonra aslında kısa sürede pek çok değişiklik oldu. Osmanlı Devleti’nin meşruti bir yönetime geçmesine Avrupa Devletleri ve Rusya’nın ilk tepkisi Balkanları karıştırmak oldu. Verdikleri destek ile Bulgaristan ve Bosna Hersek’in Osmanlı’dan ayrılmasına neden oldular. Doç. Dr. Bayram Soy’a göre bu toprak kaybı da 31 Mart olayını etkileyen unsurlardan biriydi:

“Meşrutiyet ilan edilir edilmez Bulgaristan’ın bağımsızlığını ilan etmesi, Bosna Hersek’in Avusturya-Macaristan tarafından ilhak edilmesi İttihat Terakki için sıkıntı oldu. Bir anda önemli ölçüde toprak kaybedildi. Hâlbuki İttihat ve Terakki’nin temel hedeflerinden bir tanesi tek karış ülke toprağını vermemekti.”

İmparatorluğun toprak kaybını önlemek için işbaşına gelen İttihat Terakki için bu tam bir şoktu. Malları boykot etmenin dışında yapabilecekleri başka bir şey de yoktu.

İttihat Terakki iktidardaki ilk toplantısını Selanik’te yaptı. 20 gün süren bu gizli kongreden 13 maddelik bir belge çıktı. Cemiyet’in aldığı en önemli karar gizliliği sürdürmekti. O yüzden Sadrazam Kamil Paşa, İttihat Terakki’den “Rical-ül gayp” yani “gözle görülmeyen mübarek kimseler” diye söz ediyordu.

Kasım 1908’de yapılacak seçim için bir beyanname hazırlandı. Öncelik seçimlerin yapılması, Meclis’in çalışmaya başlaması ve işleri ele almasına verildi.

Kongrenin aldığı önemli kararlardan biri de iktidarı hemen devralmak yerine Padişah II. Abdülhamit ve kadrolarıyla çalışmaktı. Araştırmacı Nevzat Köseoğlu bu çelişki üzerinde durdu:

“İttihatçılar 23 Temmuz’u başarmış oluyorlar ama 23 Temmuz’dan sonra hükümet üzerinde etkili değiller. Hükümeti kuran Sait Paşa, o düşüyor peşinden Kamil Paşa, o gidiyor peşinden bilmem ne paşa. Bunların hepsi, Sultan Hamit döneminin siyaset adamları. Yani içlerinde İttihatçı denilebilecek nadir belki birkaç kişi var. Hâlbuki İttihatçıların bütün iddiası bunlar enerjilerini kaybetmiş yaşlı insanlardır, bunları atalım yerlerine genç, diri, savaşçı bir Osmanlı Hükümeti kuralım, kurtuluruz diyorlardı ama Meşrutiyetin ilanından sonra hiç böyle bir şey olmadı.”

Bu durum, Prens Sabahattin’in 2 Eylül’de yurda dönmesinin hemen ardından 14 Eylül’de kurulan Ahrar Fırkası tarafından şiddetle eleştirildi. Prens Sabahattin Parti’nin kurucusu ve başkanı değildi. Ama Partinin başkanlık koltuğu da boştu. Prens Sabahattin Ahrar Fırkası’nın doğal başkanı kabul ediliyordu.

Liberal görüşleri benimseyen, adem-i merkeziyeti savunan Ahrar Fırkası’nın en tanınmış üyesi İttihat Terakki’den ayrılarak bu partiye katılan milletvekili Dr. Rıza Nur’du. Ayrıca Ahmet Samim ve Galata Köprüsü’nde öldürülen gazeteci Hasan Fehmi de Ahrar Fırkası’na mensuptu. Seçimlerde başarı gösteremese de Ahrar Fırkası’nın Meclis’te 50 kişilik bir milletvekili grubu vardı. Her alanda yürüttükleri aktif muhalefet ile İttihat Terakki’ye kök söktürüyorlardı.

Ahrar Fırkası İttihat Terakki’nin aksine II. Abdülhamit ve kadrolarından hemen kurtulmayı istiyordu. Orhan Koloğlu İttihat Terakki’nin Ahrar Fırkası’na göre daha gerçekçi olduğu görüşünde:

“Abdülhamit’in tamamen dışlanmasını isteyen asıl Prens Sabahattin başkanlığındaki Ahrar Partisi. Ne istiyorlar? Daha meşrutiyet ilan edilir edilmez, daha iktidarı dahi eline geçirememişken Abdülhamit’in ve bütün yandaşlarının tasfiyesini istiyor, bütün devlet kadrolarının. Şimdi burada da tabii bir hayalcilik var. 30 seneden beri devletin bütün kadroları Abdülhamitçi, hepsini birden nasıl atarsınız? Böyle bir değişme zaman içersinde olabilir. Hayalcilik var yani gerçekçilikten uzak bakışlar var. İttihatçılar daha gerçekçi.”

İttihatçılar daha temkinli hareket ediyorlar, pek ortaya çıkmıyorlardı. İktidarı Sultan Abdülhamit ve kadrolarıyla paylaşıyor, işleri arka plandan yürütüyorlardı.

Buna rağmen Kasım’da yapılan seçimleri İttihat Terakki büyük çoğunlukla kazandı. Meclis çalışmaya başladı, gücü giderek eline aldı. Ama bu bile durumu pek değiştirmedi. Ortalıkta hep eski kadrolar vardı. Kabine onlardan kuruluydu. Önemli görevlerde eski isimler bulunuyordu.

Beklenmedik şekilde Meşrutiyeti ilan edip İttihat Terakki’ye destek veren Sultan Abdülhamit giderek daha çok ilgi görmeye başladı. Bu ilgi 31 Aralık gecesi Yıldız Sarayı’nda yeni seçilen mebuslara verdiği ziyafette iyice ortaya çıktı.

Hepsi Cemiyet kadrolarından seçilen Milletvekilleri Padişah’ın etrafında toplanınca İttihat Terakki’nin önde gelen isimleri bu durumdan hiç hoşlanmadı. Ahmet Turan Alkan, bu tespiti yapan isimlerden biri:

“Meclisin açıldığı günlerde Abdülhamit Meclis-i Mebusan üyelerine bir resepsiyon verdi Yıldız Sarayında ve bu resepsiyonda İttihat ve Terakki’nin taşradan gelmiş terr-ü taze mebusları Padişahın etrafında adeta pervane gibi döndüler, saygı gösterme yarışına giriştiler, hatta etek öpmek gibi, o zamanın adabı içerisinde hiç de ayıp sayılacak bir şey değildi, etek öpmeye teşebbüs edenler oldu ve şöyle seslerin işitildiği söyleniyor: Padişahım sizi bize yanlış göstermişler, sizi bize yanlış anlatmışlar, siz ne kadar saygıdeğer bir figürsünüz manasında. Bu tabii Cemiyet’in ileri gelenlerinin asla hazmedemeyeceği ve biz bu inkılâbı niye yaptık, bu kadar riske niye girdik diye adeta saçlarını, sakallarını yolacağı bir durum.”

31 Mart’ı İttihat Terakki’nin uygulamalarına asker ve medrese talebelerinin tepkisi yerine başka bir boyutta ve bir hesaplaşma olarak görenlerin başında Prof. Dr. Sina Akşin geliyor. Sina Akşin ayaklanmanın arkasında bir İngiliz parmağı olduğunu düşünüyor:

“31 Mart olayı İngilizlerin desteklediği bir ayaklanmadır. Prens Sabahattin’in düzenlediği İngilizlerin desteklediği veya belki de örgütlediği bilemiyoruz tabi, bir harekettir bu bir karşı devrim hareketi.”

31 Mart Vakası’nın arkasında İngiltere’yi arayanlar hep oldu. Ama bu hiçbir zaman tam olarak kanıtlanamadı. Türk Tarih Kurumu Başkanı Prof. Dr. Ali Birinci, bu ilişkiyi kuruyor ama bunu İngiltere devletine değil, İstanbul’daki büyükelçilikte görevli bir personele bağlıyor:

“Hareketin teşekkülünde İngiliz parmağından bahsedilir. İngiliz parmağı var hakikaten ama İngiltere’nin parmağı değil bu İttihat ve Terakki Cemiyeti’ni yüzde 50 Mason ve yüzde 50 Yahudi hareketi olarak gören İngiliz Elçiliği’nin Baş Tercümanı Fitch Morris’in şahsen 31 Mart’ı desteklediği veya 31 Mart’ı yapan insanların yanında yer aldığına dair işaretler var. Ama o da 31 Mart olayını başlatan değil belki destekleyen bir kişi olarak alınabilir.”

DERVİŞ VAHDETİ

31 Mart Vakası hala tam olarak aydınlanmış değil. Kimler işin içindeydi, nasıl gerçekleşti, destekçiler ne rol oynadı gibi sorular hala soruluyor. İngiltere’nin bu olayın ne kadar içinde olduğu devam eden önemli bir tartışma konusu. Günümüze kadar süren başka bir tartışma konusu daha var. 31 Mart Vakası gerici bir ayaklanma mı? “Şeriat isteriz” sloganı ne anlama geliyor? Bu sorular bugün hala soruluyor.

Meşrutiyetin ilanıyla birlikte İstanbul ve Osmanlı ülkesi pek çok yeni olayla tanışmaya başladı. Mesela toplumun o güne kadar alışık olmadığı bir kadın hareketi ortaya çıktı. Arka arkaya tiyatrolar açıldı. Türk kadınlar da bu tiyatrolarda rol aldı. İşçi grevleri, başka dinden vatandaşların askere alınması gibi olaylar bunlara alışık olmayan toplum kesimlerini rahatsız etti.

Bu durumdan yararlanan isim Volkan Gazetesi’nin sahibi Derviş Vahdeti oldu. Geleneklerine bağlı insanlar ve ordunun erat sınıfı arasında kolayca taraftar buldu. Volkan, kısa sürede İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne en ciddi muhalefeti yapan gazete haline geldi.

Derviş Vahdeti, muhalefetini siyasal alana taşımak üzere İttihad-ı Muhammedi Cemiyeti’ni kurdu. Sırat-ı Müstakim ve Beyan-ül Hak gibi yayın organları buna karşı çıktı ve “Dini bir içerik ve görüntü altında cemiyetleşme ve fırkalaşmayı” doğru bulmadıklarını açıkladılar.

Derviş Vahdeti, eleştirilerden etkilenmedi ve İttihad-ı Muhammedi Cemiyeti 3 Nisan 1909’da Ayasofya’da okunan bir mevlitle çalışmalarına başladı. Mevlide katılan büyük kalabalık İttihat ve Terakki Cemiyeti’ni tedirgin etti.

Volkan gazetesi sadece İttihatçıları değil, Ahrar Fırkası’nı da tenkit ediyor, dinsizlikle suçlayan yayınlar yapıyordu. İşi Meşrutiyet’in iptalini istemeye kadar vardırmıştı. Araştırmacı Orhan Koloğlu Derviş Vahdeti’nin yaptıklarını saçmalık olarak görüyor:

“Volkan gazetesinde Derviş Vahdeti’nin saçmalıkları yazılır, hakikaten saçmalıklar. Hatta meşrutiyetin iptaliyle Abdülhamit’in tekrar tek başına sultan olması kampanyasına girişir. Saçmalamanın ötesidir bu. Abdülhamit kesin katılmamıştır bu işe. En sonunda da 31 Mart ayaklanmasında Derviş Vahdeti ve arkadaşları maalesef İstanbul’daki o cahil asker kesimi kullanır ve Meclis’i bastırtırlar.”

31 Mart Vakası’nda Volkan Gazetesi ve Derviş Vahdeti’nin çok öne çıkması, kimi zaman ayaklanan askerlere önderlik yapması, olayın arkasında dini motif arayanların en büyük gerekçesi oldu. Prof. Dr. Ali Birinci, 31 Mart’ın arkasında dini bir motif olmadığının bugün anlaşıldığını söylüyor.

“31 Mart günümüzde siyasi edebiyatta adeta dinden kaynaklanan hareketleri ifade için kullanılan bir motif haline gelmiştir. Aslında 31 Mart’ın gerçeği ile bugün kullanılan motif arasında çok bir bağ yoktur. 31 Mart’a kadar yalnız bunu söylememiz lazım irtica kelimesi hemen her iki tarafın da yani İttihatçıların da İttihatçılara karşı olanların da kullandığı bir suçlamadır. İrticadan kastedilen meşrutiyete karşı olan tavırlardır. Bu manasıyla irtica 31 Mart’a kadar herkesin birbirine karşı kullandığı bir siyasi edebiyatken, bir siyasi vasıta iken 31 Mart’tan sonra bu esas itibari ile dindarlara yöneltilen bir suçlama haline gelmiştir. Ama bunun 31 Mart’ın gerçeğiyle münasebetinin olmadığını da göz önüne almak lazım.”

Prof. Dr. Ali Birinci’nin aksine İttihat ve Terakki üzerine araştırması bulunan ve halen Yeditepe Üniversitesi’nde öğretim üyesi olan Feroz Ahmad, 31 Mart ayaklanmasının arkasında şeriat yanlısı özel bir grubun olduğuna inanıyor:

“31 Mart tarihte çok önemli bir vakadır. 1909 yılında gerçekleşen bu olay daha çok şeriat yanlısı ve din eğitimi almış bir grup tarafından gerçekleştirildi. Vakayı gerçekleştirenler arasında sıra dışı askerler de vardı. Ayaklanmayı hazırlayanlar “İslam tehlikede! Şeriat tehlikede!” söylemi ile bu hareketi hazırladılar. Bu vakada çok önemli olaylardan biri de İngiliz ve Yunan basının yaptığı propagandalardır. Bunlar gayri Müslim olmalarına rağmen bir şekilde olayların gelişimine müdahale ediyorlardı.”

Prof. Dr. Sina Akşin ve Feroz Ahmad’ın 31 Mart olayının arkasında irtica aramasına karşılık araştırmacı Ahmet Turan Alkan buna katılmayanlardan. Ahmet Turan Alkan, 31 Mart’ı gerici ayaklanma olarak nitelendirmeye de karşı çıkıyor. “Kimi izler bizi İngiliz Büyükelçiliği ve Derviş Vahdeti’ye ulaştırsa da bu durum büyük resmi görmemizi engellememeli” diyor:

“Bizim tarihimizde bu bir gerici ayaklanma olarak nitelenmiştir. Bunun çok yalınkat ve fazla düşünülmeden verilmiş bir sıfat olduğunu düşünüyorum. Burada gerici ve ilerici güçler çatışmadı, burada politik güçler çatıştı.

Aranırsa tabii ki bazı ipuçlarından yola çıkarak, kan izleri İngiliz elçiliğine kadar gidebilir, kan izleri Derviş Vahdedi’ye kadar gidebilir ama bu izler ne kadar bütün fotoğrafı görmemize sebep olabilir, burada büyük tarihçi bakışı lazım.

Burada ki şeriat talebi din devleti istiyoruz demek değildir. Adalet istiyoruz. Bir haksızlığa uğramışsınız şer’i şerifin tatbikini istiyorsunuz. Yani bunun bugünkü tercümesi şudur; adalete güveniyorum, sorumlular iş başına geçsin ve suçluları yakalasın ve hepsine cezasını versin demektir bu.”

HAREKET ORDUSU

silah atılmıyor
güvercin şakırtısıdır
şafakta yaldızlanan
şadırvanda su
ıhlamurlarda ezan
görkemli bir namaz uğultusu
heyhat
hamzabey cami-i şerif´inden kim kaldı
kim kaldı eski selanik´ten

Atilla İlhan’ın Kim Kaldı Şiiri

Atilla İlhan’ın Kim Kaldı şiirinde sorduğu, Selanik’te şu an içinde bulunduğumuz Hamzabey Cami-i Şerif’inde o gün sabah namazını kılıp yola çıkan Hareket Ordusu’ydu. Bu Ordu’nun Komutanı Mahmut Şevket Paşa, Kurmay Başkanı ise Mustafa Kemal’di. O gün buradan Hamzabey Camii’nden yola çıkan Hareket Ordusu’nun hedefi İstanbul’da İttihat Terakki iktidarını devirmek için isyan edenleri bastırmaktı.

İstanbul’da olaylar başlayınca İttihat Terakki’nin önde gelen isimleri saklanmış bir kısmı da Selanik’e gelmişti. Cemiyet’in kurucularından, milletvekili Emanuel Karasu, Gazeteci Hasan Fehmi’nin öldürülmesinden hemen sonra Meclis’ten 15 gün izin alıp Selanik’e dönen ilk isimdi.

31 Mart ayaklanmasından 2 gün sonra,15 Nisan’da İttihat Terakki Selanik’te büyük bir miting düzenledi. Türkçe, Arnavutça, Bulgarca, Sırpça, Romence ve Musevi dillerinde konuşmaların yapıldığı mitingde olay protesto edildi. Meşrutiyeti korumak için ordu kurulması ve İstanbul’a gönderilmesi kararlaştırıldı. Pek çok kişi hemen orada gönüllü yazıldı.

O sırada Askeri Ateşe olarak yurt dışında görev yapan Enver Bey, Hafız Hakkı ve Fethi Okyar Beyler, Berlin, Paris ve Viyana’dan Selanik’e döndüler.

Almanya Selanik’te oluşacak ordu ile yakından ilgiliydi. Osmanlı Ordusu’nu yakından bilen Goltz Paşa, Almanya’da yayınlanan Die Woche dergisine, başarılı olabilmek için İstanbul’a seri ve şiddetli bir saldırı yapılması gerektiğini yazdı. 16 Nisan’da başlayabilecek bir hareketle 21 Nisan’a kadar Rumeli’den İstanbul önlerine 15 bin asker getirilebileceğini vurguladı. Hareket Ordusu’nun neden Selanik’te kurulduğunun cevabını Feroz Ahmad verdi:

“31 Mart isyanıyla Cemiyet yenilgiye uğradı. İttihatçılar İstanbul’daki mevkilerini büyük oranda kaybetti. Henüz Makedonya’daki nüfuzunu koruyordu. 3. Ordu Anayasa’ya bağlıydı. Hareket Ordusu Selanik’te Cemiyet’in sahip olduğu işte bu nüfuz sayesinde kuruldu. İsyancı birlikleri bastırmak, başkentteki nizamı korumak amacıyla Selanik’ten İstanbul’a hareket etti. Hareket Ordusu Kabine’de panik yarattı. Padişah ise o kadar tedirgin değildi. Sadece şiddet kullanılmasına karşıydı.”

Selanik’ten yola çıkan Hüseyin Hüsnü Paşa komutasındaki Hareket Ordusu 18 Nisan’da Yeşilköy’e ulaştı. Ordu’nun Kurmay Başkanı Kolağası Mustafa Kemal’di.

Meclis-i Mebusan oluşturduğu bir heyeti Yeşilköy’e, Hareket Ordusu’na gönderdi. Asayişin yatıştığı, müdahaleye gerek olmadığı bildirildi. Ama artık çok geçti.

Aynı gün Hareket Ordusu’nun komutasını III. Ordu Kumandanı Mahmud Şevket Paşa bizzat üstlendi. Kurmay Başkanlığına da Enver Bey’i getirdi.

Mahmut Şevket Paşa 1890’lı yıllarda görevli olarak Almanya’ya gitmiş uzun süre burada görev yapmıştı. Tam bir Alman disiplinine sahipti. Almanların ünlü mavzer tüfeklerinin satın alınmasında kritik rol oynamıştı.

Hükümet Mahmut Şevket Paşa’nın tüm isteklerini kabul etti.

Paişah II. Abdülhamid, Hareket Ordusu’na mukavemet edilmesi önerilerini, İslam halifesi olarak Müslüman’ı Müslüman’a kırdırmayacağını söyleyerek reddetti. O yüzden büyük bir çatışma yaşanmadı. Hareket Ordusu’ndan 44 kişi öldü, 95 kişi yaralandı. Ayaklananlardan ölenlerin sayısı ise 240 kişiydi.

Hareket Ordusu’nun talebi üzerine Meclis sıkıyönetim ilan etti. Mahmut Şevket Paşa Sıkıyönetim Komutanı olarak tüm yetkiyi devraldı.

Prof. Dr. Sina Akşin, II. Abdülhamit yerine tahta çıkarılan Sultan Reşat’ı ve İttihat Terakki ile olan ilişkisini değerlendirdi:

“Bu arada Abdülhamit’i de tahtan indiriyorlar ve yerine çok yumuşak bir padişah geliyor. Sultan Reşat 5. Mehmet; Sultan Reşat aptal bir insan değildi kültürlü bir insandı fakat siyasetle hiç ilgisi yok. Yani siyasetle ilgilenmiyor ve dolayısı ile İttihat ve Terakki iktidarları istediklerini yapmakta rahat bir şekilde davranabilmişlerdir yani bu tabi İttihat ve Terakkinin büyük şansıdır.”

Şeyhülislam Ziyaeddin Efendi biraz zorlamayla da olsa II. Abdülhamit’in tahtından indirilmesini onaylayan fetvayı verince Meclis bu hal kararını hemen onayladı. II. Abdülhamit’in tahttan indirilmesini kabul etti. Ardından Meclis’te yapılan ikinci oylama ile veliaht Reşat Efendi Padişah olarak kabul edildi. Eyüp Camii’nde kılıç kuşanmasından sonra gelip Meclis’te yemin eden ilk Padişah Sultan Reşat oldu.

II. Abdülhamit Çırağan Sarayı’nda kalmak istiyordu. Bu talebi Mahmut Şevket Paşa kabul etmedi. Kimseye sormadan özel bir trenle II. Abdülhamit’i Selanik’e gönderdi. Meclis bu kararı sonradan onayladı.

“Burası Bab-ı Ali… Osmanlı Devleti’nin Başbakanlık binası. İşlerin yönetildiği yer.

II. Abdülhamid Meclis’i feshedip bütün yetkileri eline toplayınca Osmanlı Devleti’ni çekildiği Yıldız Sarayı’ndan yönetti. Bab-ı Ali’nin önemi kayboldu. İktidarın merkezi Yıldız Sarayı oldu.

İttihat Terakki’nin sahneye çıkıp II. Meşrutiyet’in ilan edilmesiyle Bab-ı Ali yeniden öne çıkmaya başladı. Bir süre iktidarı Yıldız Sarayı ile paylaştı.

31 Mart Vakası’ndan sonra ise Osmanlı Devleti’nin tek iktidar merkezi burası, Bab-ı Ali oldu.

II. Abdülhamit’ten sonra gücün merkezi Saray değil Bab-ı Ali’ydi.”

Artık güç Saray’dan Bab-ı Ali’ye geçmişti ama şimdilik bu gücü tek başına kullanan kişi Mahmut Şevket Paşa’ydı. Durumu iyi değerlendiren Mahmut Şevket Paşa kendini I., II. ve III. Orduların Genel Müfettişi olarak tayin ettirdi. İstanbul ve Rumeli’deki bütün kuvvetleri eline aldı. Sıkıyönetim kumandanı olarak adeta hükümetin üstündeydi. O yüzden de sınırsız yetki sahibi oldu ve iktidarı tümüyle eline geçirdi. Sıkıyönetim 1911 Mart’ına kadar uzatıldı.

Olaylardan sonra büyük prestij kaybeden İttihad ve Terakki Cemiyeti ise bir süre Mahmut Şevket Paşa’nın gölgesinde kaldı. Meclis dışında hemen her yerde gücünü kaybetti. Yine de bir süre sonra Talat Bey ve Cavit Bey Kabine’ye İttihat Terakki’nin temsilcisi olarak girmeyi başardı. Feroz Ahmad’a göre iktidar büyük oranda İttihat Terakki’nin dışındaydı:

“31 Mart olayları, Cemiyet’in duruma hakim olamadığını, düzeni koruyamadığını gösterdi. Meydana gelen kargaşalık sonunda Ordu idareye el koydu. Ama bunu İttihat ve Terakki adına yapmadı. Kanun ve nizam adına duruma el koydular. Nitekim Mahmut Şevket Paşa, yayınladığı bildiri ile kendisinin ve ordunun, Cemiyet adına hareket etmediklerini, tek amaçlarının kanun ve nizamı sağlamak, ordudaki disiplini yeniden kurmak olduğunu açıkça ilan etti.”

Bütün iplerin Mahmut Şevket Paşa’nın eline geçmesinden sonra İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin Ordu ile olan ilişkileri sınırlanmaya başladı. Cemiyet’in 1909’un sonbaharında yapılan gizli kongresinde ordu-cemiyet ilişkileri ele alındı ve Mustafa Kemal’in de önerisiyle askerlik ile Cemiyet üyeliği arasında seçim yapılması istendi.

Bu süreçte iktidardan düşen ve büyük güç kaybeden İttihat Terakki’nin kendini toparlaması İtalya’nın işgal ettiği Trablusgarp’ta genç subayların verdiği mücadele ile oldu.

31 Mart ile sahnenin gerisine itilen İttihat Terakki, Trablusgarp savaşından sonra bir kez daha sahneye çıktı.

İLGİLİ YAZILAR

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ
young_turk_revolution_-_decleration_-_armenian_greek_muslim_leaders
100. Yılında II. Meşrutiyet: “Meşrutiyetin Yankıları”

100. Yılında II. Meşrutiyet V. Bölüm: Meşrutiyetin Yankıları Osmanlı Devleti’nde 1808’de Padişah iradesinin ilk sınırlandığı...

s-8d7f440e6ef96480285592f4f734102ee8995646
100. Yılında II. Meşrutiyet: “Hürriyet İsyanı (1907-1908)”

100. Yılında II. Meşrutiyet IV. Bölüm: Hürriyet İsyanı (1907 - 1908) Osmanlı Devleti’nde 1800’lerin başından...

acs
100. Yılında II. Meşrutiyet: “İttihat Terakki Cemiyeti”

100. Yılında II. Meşrutiyet III. Bölüm: İttihat Terakki Cemiyeti II. Meşrutiyet’in ilanına kadar, Osmanlı ülkesinde...

Kapat