Yeniden inşa için kavram tashihi

  • 31 Ekim 2016
Yeniden inşa için kavram tashihi

Bugün sanayi toplumundan bilgi toplumuna geçilmektedir ve islam dünyası hala tarım toplumundan sanayi toplumuna geçiş sancılarını dindirememiştir.

Bugün için müslümanlar, varolan devletlerini adalet, halk egemenliği (beyat), ehliyet(yetenek), liyakat(hakediş) ve şura prensipleri çevçevesinde dönüştürmenin mücadelesini vermelidirler. Böyle bir çabanın  bugün için geçerli evrensel dili ise hukuk devleti, cumhuriyet  ve demokrasidir. Bu bağlamda “islam devleti” tabiri yerine islamın maksatlarına uygun ve aynı zamanda insanlığın gittiği yönü de barındıran “hukuk devleti” ve “demokratik devlet” tabirlerini kullanmak daha uygundur. Aslolan, devletin ismi değil adalete dayanmasıdır.

Müslüman zihin için tek sınır, temel inanç ve ahlaki hükümlerin (din’in) değiştirilmemesidir. Ancak bunların yorumlanması mümkündür ki kelam ve tasavvuf gibi disiplinler de çoğunlukla islamın asli hükümlerini yeniden yorumlama çabasını ifade etmektedir. Bu çaba  “Allah’ın muradını” anlama gayreti anlamında tefekkür ve tefekkuh etmektir.

İslam dünyası, eski zihniyle yeni dünyayı kavrayamadığı için geri kalmıştır. Ama yeni bir çağa girilirken bu geçmiş tecrübenin ışığında  ama bu kez daha cesur ve atak davranarak çağı yakalamak ve gerekli değişimleri gerçekleştirmek şarttır. Peygamber efendimizin büyük değişim çabası da kendi çağının “kavramsal tashihi” ile başlamış ve çağının en ileri medeniyetinin temellerinin atılması sağlanmıştı. Bugünün peygamber ümmetine de düşen bu geç kalmış nebevi davranışı yeniden hatırlamaktan başka bir şey değildir.

Yeniden İnşa İçin Kavram Tashihi

Ahmet Özcan | Yeniden Düşünmek – İslam Devlet ve Değişim Kitabı, 1999

Bundan yüz yıl önce, yani on dokuzuncu asırda İstanbul, Selanik, Kahire ya da Kazan da yaşayan bir müslüman, inançlarıyla yaşadığı hayat arasında nisbeten uyumlu ve dengeli bir zihniyete sahipti.

‘Elektriğin’, ‘otomobilin’, ‘modern’ devletin, ‘kamusal alan’ın, ‘demokrasi’ ve ‘insan hakları’nın olmadığı bir dünyada, yani modernlik öncesi tarım toplumu döneminde insanların sorunları da, hayat ve olaylara ilişkin bakış açıları da bugünkünden farklıydı.

Tanzimat dönemi ile başlayan Batılılaşma çabaları başta ordu olmak üzere devlet düzeyinde etkili oluyor ve yönetici sınıfları dönüştürüyordu. Ancak toplum bazında binlerce  yıllık geleneklerin belirlediği yaşam tarzı devam ediyordu. Bu basit ve sade hayatta çıkan sorunlar ise  toplumun geleneksel mekanizmalarıyla çözülebiliyordu.

Bugün, özellikle teknolojik ve ekonomik gelişmelerin etkisiyle toplumların binlerce yıllık dokusu değişti. İnsanların hayata dair bilgileri, bakış açıları ve sorunları hem değişti hem de çoğaldı. Bu maddi gelişme ve farklılaşmaya orantılı bir zihniyet dönüşümü ise yaşanmadı. Müslüman toplumlar, yüzyıl öncesine kadar sahip oldukları bütün birikimin çapı ile bugünü anlamaya, izah etmeye ve dönüştürmeye çalışmak gibi zor bir uğraş içine girdiler.

Öte yandan emperyalist politikalarla siyasi değişimler yaşandı ve kendisini islama refere etmeyen veya islamın egemenlik alanını daraltan siyasi rejimler zuhur etti. Bu süreç, hem batıya  karşı hem de bu rejimlere karşı islamdan beslenen çeşitli reaksiyoner akımlar çıkardı.

20.Yüzyıl, bu akımların tepkileriyle batıcı otoritelerin modernleşme politikaları arasındaki kavgalarla geçti.

21.Yüzyıla girerken İslam dünyasında yüzyıl önce başlayan yeni sorunların çözümsüzlüğü halen devam ediyor. Bu çözümsüzlüğün nedenlerinden biri de ise yaşanan çok boyutlu modernleşme sürecini kavramaya çalışmayan ve ona sadece tepki duyarak islamı bu tepkinin ideolojisi haline getiren İslamcı alim ve aydınlardı. Toplumların içine girdiği baş döndürücü değişimin meydana çıkardığı yeni sorunlar karşısında sadece öfke ve reddiye tavrını ifade eden düşünceler geliştirildi. Siyasi konjonktürlerinde etkisiyle üretilen bu düşüncelerin en önemli özelliği ise batılı düşünürlerin fikir ve mantığından beslenmekle birlikte, başına “islami” terimlerin eklenmesiyle “islama özgüymüş gibi” görünen fikirler olmasıydı. Yani batıyı reddetmek için üretilen fikirler dahi batılılara ait mantık ve usullerle  savunuluyordu.

İşte bu bağlam içerisinde geliştirilen 20. Yüzyıl islamcı düşüncesi, hem eski islami ıstılahın temel kavramlarını yeniden tanımlayarak kullandı hem de yeni bazı kavramlar icad etti.

İslam düşüncesi, islam hukuku, islam devleti, islam toplumu, islam ahlakı ,islam ekonomisi gibi terimler, 20. Yüzyıl müslüman düşünürlerin icadı olarak sahneye çıktı. İman, şeriat, ümmet, millet, ülke, ictihat, mezhep, tarikat gibi kavramlar ise 20. Yüzyıl şartları içerisinde bahsedilen tepkisellik bağlamında yeniden tanımlandı.

Bu kavramsal çerçeve, bir bütün olarak bugünkü ortalama bir islamcı zihniyetin altyapısını oluşturmaktadır.

Ancak bütün islam dünyası gibi Türkiye’de de yüzyıl sonra bu kavramlar işlevsizleşmiştir. Bugün için bu kavramlara ya yeni anlamlar geliştirme arayışı başlamıştır veya ödünç kavramlar bulunarak varolanlar yavaş yavaş terk edilmeye çalışılmaktadır.

Bunun nedeni, 19. Yüzyıla kadar tarım toplumu koşullarında yaşayan müslümanlarda inanç ve hayat arasında varolan uyum ve dengenin, 20. Yüzyıl sanayi toplumu şartlarında bozulması ve tarım toplumu koşullarında işlevsel ve anlamlı olan birçok şeyin sanayi toplumu döneminde geçersizleşmesidir. Sonradan üretilen bahsi geçen bazı kavramlar veya muhtevası yeniden tanımlanan kavramlar ise bu çelişkiyi aşmaktan çok yeni çelişkiler ve sorunlara neden olmuştur.

Çünkü özünde modernleşmeyi kavramaktan çok ona direnmek ve modernliğin dışına çıkma çabası vardır. Oysa bu hem mantıken mümkün değildir, hem de dinen gerekli değildir.

21.Yüzyıla girerken de 20. Yüzyıl da anlamlı olan birçok şey anlamsızlaşacaktır. Bugün sanayi toplumundan bilgi toplumuna geçilmektedir ve islam dünyası hala tarım toplumundan sanayi toplumuna geçiş sancılarını dindirememiştir.

Kavramsal tashih

Bu genel çerçeve içerisinde, bugün ortalama müslüman zihnin düşünsel altyapısını oluşturan kavramların tekrar gözden geçirilmesi gerekmektedir. Aksi halde müslüman dünya bir yüzyılı daha kaybetme tehlikesi ile karşı karşıyadır.

Bahsi geçen kavramsal altyapının 21. Yüzyılı da gözeten bir perspektifle tashihi gerekmektedir. Bu çerçevede yürütülecek bir tartışma süreci için ana hatlarıyla bir tashih denemesi yapabiliriz. Örnek olarak;

İslam devleti: Bu ifade 20. Yüzyıl başlarında ilk olarak M.Abduh’un talebesi olan Mısırlı alim Reşid Rıza tarafından kullanılmış, daha sonra Hindistan’da ayrılış sürecinde Pakistanlı alimlerden Mevdudi, 1960’lı yıllarda  Mısırlı Seyyid Kutup ve 1970 sonlarında İran’da İmam Humeyni tarafından benzer anlamlarda geliştirilmiştir. Ancak Kuran-ı Kerim ve sahih sünnet açısından böyle bir kelime ve devlet modeli yoktur.

İslam kaynaklarında bu tabir yerine yöneticiliğin ilke ve işlevleri sayılmıştır. Bunlar da adalet, ehliyet, liyakat, istişare, beyat gibi fonksiyonel özelliklerdir. Bunun dışında islamın bir devlet modeli önerisi yoktur. İlkeleri korumak kaydıyla her tür devlet modeli islam açısından kabul edilebilir.

Hilafet ve imamet ise örfi kurumlardır ve dönemlerini kapatmışlardır. İran’da geliştirilen “velayet-ı fakıh” anlayışı ise bir tür “ulema egemenliği” olduğu için teokrasiye açık bir modeldir.

Bugün için islam devleti tabiri, teokratik bir yönetimi çağrıştırmaktadır. Oysa islam, böyle bir yönetim tarzını kabullenmez. Zira hem kilise benzeri bir kurumu yoktur, hem de islam, devletin şekline  değil temel ilkeleri ve işlevini tanımlayan hükümler va’zetmiştir.

Bugün için müslümanlar, varolan devletlerini adalet, halk egemenliği (beyat), ehliyet(yetenek), liyakat(hakediş) ve şura prensipleri çevçevesinde dönüştürmenin mücadelesini vermelidirler. Böyle bir çabanın  bugün için geçerli evrensel dili ise hukuk devleti, cumhuriyet  ve demokrasidir. Bu bağlamda “islam devleti” tabiri yerine islamın maksatlarına uygun ve aynı zamanda insanlığın gittiği yönü de barındıran “hukuk devleti” ve “demokratik devlet” tabirlerini kullanmak daha uygundur. Aslolan, devletin ismi değil adalete dayanmasıdır.

İslam düşüncesi: Bu tabir de 20. Yüzyıla aittir. Geçmişte kelam, felsefe ve tasavvuf ekolleri, bugün islam düşüncesi olarak kastedilen fonksiyonu görmekteydi. Ancak modernleşme dönemi ile birlikte insan aklının yaratıcı kullanımının önem kazanması nedeniyle düşünce/fikir/ideoloji kelimeleri daha çok kullanılır oldu. İslam düşüncesi olarak nitelenen fikirler ise, esasen batılı düşünürlerin fikirlerinin islamileştirmesinden ibaretti. Müslüman düşünürlerin tarih, toplum, siyaset, ekonomi ve dünya tahlilleri; Locke, Hobbes, Montesque, Hume, Rousseu, Keynes, Hegel, Kant, Marks, Popper, Kuhn,Bergson,Heiddegger, Fayerabend gibi birçok batılı  düşünürün fikirlerinin “islami terimlerle” tekrar edilmesinden ibarettir.

Ancak “batı karşıtı” bir üslupla ifade edildiği için özgün ve farklı fikirler gibi algılanmaktadır. Bu durum aslında normaldir, zira düşüncenin dini olmaz. Düşüncenin doğrusu ya da yanlışı olur. İsabet edeni ya da etmeyeni olur. Bunun ölçüsü de pratik hayatın kendisidir. Sayılan düşünürlerin fikirleri son iki yüz yıldır çeşitli yorumlarıyla beraber başta batı dünyası olmak üzere birçok ülkede pratik sonuçlarını vermiş ve denenmiştir. Bu fikirler dinin değişmez itikat, ibadet ve ahlaki hükümleri dışında siyasi, ekonomik ve kültürel alanlarda yoğunlaşmıştır. Bu alanlar ise islam açısından “ibaha” alanlarıdır. Yani müslüman zihinlerin muhayyer olduğu, farklı ve yeni her tür fikre açık olabileceği konulardır.

Bu nedenle islam akidesi ve ahlakının genel ilkeleri ışığında her tür felsefi, siyasi ve iktisadi doktrinin doğruları savunulabilir. Bu açıdan “islam düşüncesi” tabiri yanıltıcıdır. Zira böyle bir düşünce tarzı yoktur. Bunun yerine hem islam tarihinde hem Doğuda ve Batıda varolan fikir ekollerinin düşüncesinden bahsetmek gerekir.

Yani işraki felsefe, meşşailik, mutezile düşüncesi, selefilik, Rey ekolü, liberal düşünce, sosyalist düşünce, idealizm düşüncesi, sezgicilik, varoluşçuluk, diyalektik düşünce, Aristo ya da Descartes mantığı, Kant, Hegel, Marks düşüncesi, İran felsefesi, Yunan felsefesi, modern felsefe, post modern felsefe… ilh. gibi. Bu düşünce akımlarının yorum tarzı ile kur’anı, islamı, tarihi, devleti, toplumu ve olayları değerlendirmek mümkündür. Müslüman zihin için tek sınır, temel inanç ve ahlaki hükümlerin (din’in) değiştirilmemesidir. Ancak bunların yorumlanması mümkündür ki kelam ve tasavvuf gibi disiplinler de çoğunlukla islamın asli hükümlerini yeniden yorumlama çabasını ifade etmektedir. Bu çaba  “Allah’ın muradını” anlama gayreti anlamında tefekkür ve tefekkuh etmektir.

İslam hukuku: Bu tabir de yenidir. İslam ilimleri tarihinde fıkıh ilmine tekabül etmektedir. Ancak fıkıh, muamelat’a tekabül eden islam hükümlerinin kıyas, icma, istihsan gibi usullerle ictihat ya da fetvalara dönüştürülmesi şeklinde pratik sorunları çözme anlamına sahipken; hukuk, ilahi/tabii hukuk prensipleriyle modern/pozitif hukuk kurallarının toplamını ifade eden evrensel bir telakkiyi ifade etmektedir.

Yani fıkhi hükümlerle batılı kanunlar, birbirine benzer ya da farklı sorun çözme yollarını ifade ederken, hukuk bugün için bütün örf, yasa ve dini hükümlerin maksatlarını da içeren bir tarzda “evrensel kaideler” anlamı kazanmıştır. Bu anlamda evrensel hukuk prensipleri, hem islam fıkhının birçok usulünü modern üslupla ve tarzla içermekte hem de insanların sorunlarını daha evrensel ve insani kaideler çerçevesinde çözebilme imkanını barındırmaktadır. Bu anlamda, islam hukuku tabiri bugün için islam tarihinin tarım toplumu döneminde müslüman alimlerin toplumun sorunlarını çözme usul ve kaidelerini ifade etmektedir. Bu usul ve kaidelerin çoğu bugün evrensel hukuk prensipleri olarak uluslararası sözleşmeler ve anayasalarda yer almıştır.

Müslümanlar rahatlıkla hukuk’un kendisini, evrensel hukuku, ilahi/tabii hukuku ve insan haklarını savunabilmelidirler. İslam ceza hukuku ve medeni hukukunun bazı özgün hükümleri ise müslüman alimler tarafından maksatları doğrultusunda yeniden yorumlanabilir. Bunun dışında islam açısından aslolan insanların mal, can, din, namus ve akıl emniyetini sağlamak, güvenlik ve hürriyetleri temin etmek ve adaleti toplum ortalamasının kabulleneceği ve onaylayacağı bir tarzda gerçekleştirmek için hukuk’un üstünlüğünü tesis etmektir.

İslam ahlakı: Bu ifade ahlakın fıtri ve evrensel kaidelerinin sadece islama aitmiş gibi gösterilmesi ve islamın evrensel kaidelerinin müslüman olmayan insanlar için anlamsızlaşmasını çağrıştırmaktadır. Oysa “mekasidu şeria” bağlamında islamın ahlak kaideleri, bugün bütün insanlığın paylaştığı ve kabullendiği kaidelerdir. Zira islam özgün bir ahlak önermemiş, insanlığın başlangıcından beri zaten varolan iyi, kötü, güzel, çirkin, doğru, yanlış, kategorilerini onaylayarak müminleri iyi, doğru ve güzel olana uymaya çağırmıştır. Bu anlamda ahlak evrenseldir ve kaynağı ilahi/tabii hukuk öğretisidir. İslam, bu anlamda “güzel ahlak”ı bir kez daha öğütleyerek iman edenleri buna uymakla mükellef kılmıştır.

Bugün için müslümanlar ahlaklı olmak ve ahlakı savunmakla mükelleftir. Ahlakın evrensel kaideleri, müslümanlar içinde geçerlidir. Bunun dışında sadece islama özgü bir ahlak yoktur. Ancak islam tarihi içerisinde tarım toplumunun ürünü olan bazı gündelik yaşam davranışları genel ahlak ilkeleri içerisinde örf halinde yer almış ve sanki islam ahlakı imiş gibi kabul görmüştür. Örneğin geçmişte kadınların tek başına sokağa çıkması “islam ahlakına ters düşer’ şeklinde yorumlanmıştır. Oysa bugün böyle bir konu şehirleşme bağlamında bir ahlak konusu bile değildir. Ancak “gözleri harama bakmaktan sakınma” “tahrik edici davranış” gibi yasaklamalar bugünkü literatürde “cinsel taciz”, “röntgencilik” “teşhircilik” gibi adlarla her kesim tarafından hala ayıp ve yasak olarak değerlendirilmektedir.

İslam ahlakı ifadesi “kültürel” anlamda müslüman toplumların geleneksel örf ve adetlerini ifade etmek için kullanılabilir. Ancak bizatihi özgün bir ahlak disiplinini ifade etmek için kullanmak, islamı, yahudilik gibi belli bir topluluğun dini haline getirir. Oysa islam, ahlakın fıtri ve evrensel kaidelerini bütün insanlık için tavsiye etmektedir.

İslam toplumu: Bu tabir sosyolojik anlamda doğrudur ve islam bağlılarının çoğunlukta olduğu toplumları ifade etmektedir. Ancak siyasi anlamda “islam hükümleriyle yönetilen toplum”u kastetmek için de kullanılmaktadır. Oysa bu anlamda kullanmanın sakıncaları vardır. Zira değişken ve sorunlu toplum yaşamını “islam” ifadesiyle özdeşleştirmek hatalıdır.

Örneğin bugün İran, Sudan ya da Pakistan’ı, siyasi anlamda islamla özdeşleştirmek, bu toplumların bütün eksiklik ya da özgünlüklerini islama mal etmeyi getirecektir. Ama kültürel anlamda elbetteki müslümanların çoğunlukta olduğu her toplum islam toplumu ya da müslüman toplumdur.

İslam ekonomisi: Bu terimde son yüzyılın ürünüdür. Özellikle soğuk savaş döneminde batı ve sovyet kamplarının dışında durmaya çalışan bağlantısız ülkelerin arayışına benzer bir şekilde kapitalist ve sosyalist kalkınma modelleri dışında üçüncü bir model olarak öne sürülmüştür. Muhteva itibariyle tamamen üçüncü dünyacı orta yolculuğu ifade eden, dışa kapalı ve idealist kalkınma çabalarını yansıtan ve esasen kapitalizmin ve modern ekonominin temellerini kavramaktan yoksun bir zihni performansın ürünü olan islam ekonomisi teorileri hemen hiçbir yerde uygulanma şansı bulamamıştır.

Çünkü islam ekonomisi diye bir şey yoktur. Modern kapitalizmin devlet eliyle uygulanmasını ifade eden sosyalist modelin varlığından güç alarak kapitalizme alternatif bir ekonomik model üretmeye çalışan ve sözde sosyalist alternatiften tek fark olarak bazı ahlaki kaideleri alışveriş ilişkilerine uyarlayan islam ekonomistlerinin bu şizofrenik çabaları doğal olarak sosyalist modelin iflasıyla birlikte gündemden kalkmıştır. İslamın  diğer ibaha alanlarda olduğu gibi ekonomi konusunda da özgün bir model önerisi yoktur. Ancak adaletin ve eşitliğin gerçekleşmesini hedefleyen ahlaki öğütleri vardır. Daha genelde ise islam insan özgürlüğünü yok edici her türden ilişkiyi eleştiren inanç esaslarına dayanan bir perspektif sunmaktadır.

Bu kavramların dışında şeriat, iman, ümmet, millet, vatan, ülke, ictihat, mezhep, tarikat, cihat gibi kavramlar da 20. Yüzyıl müslüman düşünürleri tarafından yeniden anlamlandırılmıştır. Ancak bu kavramlar, ciddi tashihlere muhtaçtır.

Örneğin şeriat, ictihat, cihat, mezhep ve tarikat kavramları bugün için ya işlevsizleşmiş ya da yeni anlamlar kazanmıştır. Şeriat kavramı farklı tarifler nedeniyle kavram kargaşasına neden olmaktadır. Cihat kavramı geniş anlamıyla ele alınabilecek bir tashihe muhtaçtır. İctihat kavramı, ictihat edilmediği için (daha doğrusu herkes ictihat ettiği ama adını koymadığı için) adeta anlamsızlaşmıştır. Mezhep kavramı Türkiye’de alevi-sünni çatışmasını çağrıştıran bölücü bir kavram haline gelmiştir. Tarikat kavramı ise tarikat holdinglerin çıkması nedeniyle neredeyse yeni tip bir ticari şirket anlamı kazanmıştır. Ülke, vatan, millet ve ümmet kavramları ise muhteva itibariyle modern dünyanın gerçekleri ekseninde yeni  anlamlar kazanmıştır.

İslami literatür de  ülke ve vatan kavramlarını karşılayan “dar” kavramının bugün anlamı kalmamıştır. Millet kavramı kullanılmakla birlikte etnik ya da sosyolojik anlamı fıkhi  istılahtaki anlamının önüne geçmiştir. Ümmet kavramı ise siyasi bir islam birliği tezini ifade etmek için kullanılmaktadır. Oysa ıstılahta ümmet, peygamber efendimize tabi olanları ifade etmek için kullanılmaktadır. Bu anlamda ümmet kavramını siyasi anlamından çıkartıp asli anlamına icra etmek ve tüm dünya müslümanlarının manevi varlığını ifade etmek için kullanmak daha uygundur.

 

Yeni Kavramsal Çerçeve: Kelime değil Muhteva

İslam dünyasının yenilgi ve kafa karışıklığı dönemi olan 20. Yüzyılın kavramsal çerçevesi aşılmalıdır. 21. Yüzyılın küreselleşen bilgi çağına uygun yeni bir kavramsal çerçeve geliştirmek gerekmektedir. Bu anlamda tarihi sürecin manalandırdığı kavramları tashih ederek pratik hayatın gerekliliklerine uygun ama islam’ın maksatlarına da ters düşmeyen yeni bir “zihinsel inşa” çabası gerekmektedir. Bu çaba kelimelerin İslamiliğini değil, muhtevalarının İslam’a uygunluğunu öncelemelidir.

İslam dünyası, eski zihniyle yeni dünyayı kavrayamadığı için geri kalmıştır. Ama yeni bir çağa girilirken bu geçmiş tecrübenin ışığında  ama bu kez daha cesur ve atak davranarak çağı yakalamak ve gerekli değişimleri gerçekleştirmek şarttır. Peygamber efendimizin büyük değişim çabası da kendi çağının “kavramsal tashihi” ile başlamış ve çağının en ileri medeniyetinin temellerinin atılması sağlanmıştı. Bugünün peygamber ümmetine de düşen bu geç kalmış nebevi davranışı yeniden hatırlamaktan başka bir şey değildir.

Müslüman alim ve entelektüellere düşen görev hem kendi toplumlarının hem de insanlığın ortak sorunlarını çözmek amacıyla düşünmeyi denemektir. Kör Batı düşmanlığı ve sözde islama dayanan içi boş altenatifçilik dönemi kapanmıştır. Hayatın her alanına dönük tezler, teoriler yada projeler geliştirilebilir.

Ancak bu insani faaliyete ilahi kılıflar geçirmenin psikolojik rahatlatıcılığına sığınmanın manası yoktur.İslamın inanç, ibadet ve ahlak esasları doğrultusunda berrak bir düşünce süzgecine sahip olmak “islami” olmak için yeterlidir.

Bu temelde ibaha alanına ilişkin yeni siyaset, ekonomi, felsefe ve hukukta  serbest ve eleştirel düşünceyle tanışmak yüzyıllık deneyimin ardından islamcı aydınların yapacakları ilk iş olmalıdır.  

 

İLGİLİ YAZILAR

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ
itc-660x330
Osmanlı Kimliğini Yeniden Tanımlamak

"Osmanlı’nın en geniş coğrafyası ‘vatan’, bu coğrafyada yaşayan herkes ‘Millet’tir. Devlet, sadece adalet ve güvenlik...

esedkurdistan
Rus istihbaratı Sputnik’le üfürüyor: Esed giderse Kürdistan

Rusya istihbaratı, Sputnik Türkiye üzerinden Türkiye kamuoyuna psikolojik operasyon yapmaya devam ediyor. Rusya Dış İstihbarat Servisi (SVR)...

yenisouksava1
Telegraph: Rusya ve Batı yeni soğuk savaş dönemine girdi

Kasım ABD seçimlerinin de ana gündem maddelerinden birisi olarak "Rusya meselesi", küresel ölçekte "yeni soğuk...

Kapat