Osmanlı Kimliğini Yeniden Tanımlamak

  • 31 Ekim 2016
Osmanlı Kimliğini Yeniden Tanımlamak

"Osmanlı’nın en geniş coğrafyası ‘vatan’, bu coğrafyada yaşayan herkes ‘Millet’tir. Devlet, sadece adalet ve güvenlik için değil, bu vatan ve millet ideasının gerçekleşmesi ve sürdürülebilmesi için yeniden inşa edilerek ortak ve demokratik iradenin tecelligâhı kılınmalıdır.

Anglo-sakson/Yahudi cephesi ile Katolik- Kıta Avrupa’sı cephesi arasında tercihe zorlanan, bu ikisinin çatışması durumunda arada kalacak, uzlaşması durumunda parçalanacak olan Türkiye Cumhuriyeti devleti, Osmanlı kimliğinin doğal başkenti ve varisi olarak kendine yeniden Osmanlılaşacak yolu açan bir dış politika kulvarına geçmelidir.

Osmanlı kimliği, yeni bir benzer isimle adlandırılmalı, ve bu isim Roma-Rum kavramı gibi, yeniden tarif edilerek gerek Osmanlı dönemi ve düzeni gerekse Osmanlı hanedanı ile bağları kesilerek, tamamen ortak tarihi geçmiş, ortak kader ve ortak gelecek tasavvuru halinde yeniden içeriklendirilmelidir.

Eğer Osmanlı kimliği gibi bir üst kimlik yeniden tasarlanmaz, yani büyük bütünleşme adımı atılmazsa ve bu yönde jeopolitik, jeokültürel ve iç siyasi paradigma değişimi sağlanmazsa, işte o zaman bölünme-parçalanma-iç savaş-tasfiye yada yok oluş paranoya olmaktan çıkacak ve ciddi bir akibete dönüşebilecektir."

Osmanlı Kimliğini Yeniden Tanımlamak

Ahmet Özcan | YARIN Dergisi | 2004

Tanzimat fermanı, ‘gavura gavur demeyi’ yasaklamıştı.

1930’lardan sonra uygulanan Batılılaşma programı ise, kendimize Osmanlı demeyi yasakladı. Biz artık Osmanlı değildik. Osmanlı hem karanlık, geri ve suçlu bir geçmiş-bitmiş dönemdi, hem de Batı'nın üzerimize gelme nedeni ve yeni düzene razı olma şartı olarak reddedilmesi gereken bir sıfattı. 

Biz artık başka bir şey olmak durumundaydık. Öteden beri  Batılı elçi ve seyyahların kullandığı Turkia ve Turk sıfatları, meşrutiyet devrinden beri siyasi manada kullanıma girmişti ve şimdi bizde kendimizi tanımlamak için kullanabilirdik. Moiz Cohen ve Ziya Gökalp ve Rusya’dan kaçan Türkçüler, bu kullanımın gerekli çerçevesini oluşturdular. Osmanlı’nın yerine, başkalarının kullandığı bir sıfatı hukuki kimlik olarak seçtik. Aslında bu tabii olmayan süreç, sonuçta saltanat tarihinin vazgeçilmez, içinden çıkılmaz bir kader olmadığını göstermesi açısından olumlu bir işlevde gördü. Yani Türk ismi, bir ailenin ismine kıyasla daha toplumcu ve gerçekçi bir hukuki sıfattı.

Osmanlıdan ayrılan topluluklar, önce etnik-kavmi isimlerini Osmanlı karşıtı bir içerik ve mana ile kullanmayı öğreniyorlardı. Bu tarihsel isimlerin doğal kullanımı, Osmanlı’dan ayrılma niyetiyle kullanılınca ayrılıkçılık ve isyan doğuyordu. Yunanlılar, Sırplar, Bulgarlar, Arnavutlar, Araplar…sırayla ‘kendi kaderlerini tayin’ haklarını kullanıp isyan ettiler ve ayrıldılar. Tarihin ironisi, hemen hepsi ayrıldıktan sonra başka bir emperyalist güce yem oldular.

1950’li yıllarda bir Türk diplomatı Yunanistan’ın bağımsızlık günü kutlamalarında bir Yunan politikacıya, ‘aslına bakarsanız sizin başlattığınız bu bağımsızlık çizgisinin son halkası biz Türkleriz. Biz de Cumhuriyeti kurarak Osmanlıdan tamamen koptuk’ demiş. 1930’larda yetişen bu diplomatın temsil ettiği zihniyete göre Türkiye Cumhuriyeti, önceki ayrılanlar gibi bir ayrılmanın, bir bağımsızlığın adıydı.

Belki de bu nedenle, bütün tarih Cumhuriyetle başlatılarak anlatıldı ve öncesi, ‘hain padişah Vahdettin ve maceracı İttihatçılar’ masallarına indirgendi. Şimdi ise bu diplomatın kafasına uygun bir kısım Kürt, en son ayrılan olmayı kafasına koymuş görünüyor. Ve bütün devletlü seçkinler, aydınlar, vatanseverler, hem bu en son ayrılmak isteyenlerin geçmişteki ayrılıkları ve isyanları hatırlatan söylemleri ve eylemleri karşısında, hem de ulus devlet devrine son verip küresel imparatorluk kurmak için bölgemizi işgal eden güçlerin projeleri karşısında, kara kara düşünür oldu.

Evet, masal bitmişti. Cumhuriyetin kuruluş sürecinde bir imkan sunan Rus devriminin yarattığı dünya dengeleri Soğuk Savaşın bitişiyle seksen yıl önceki şartlara geri dönmüştü ve belki de Bolşevik devrimin evlerini de saracağı korkusuyla I.dünya savaşını kazanmalarına rağmen çekip gidenler, şimdi geri gelmiş ve yarım kalan işlerini tamamlamak üzere hepimize ‘nerde kalmıştık?’ diyorlardı.

Evet, sahiden nerde kalmıştık? En son, hatırladığımız kadarıyla, Osmanlıcılık, İslamcılık ve Turancılık seçeneklerini elemiştik. Ve Türk’ü yeniden tanımlayarak, tıpkı ayrılıkçılar gibi, anti-Osmanlı (hatta anti-Türk) manasında kurgulamıştık. Bu kurgu ile, hem tabii manada Türk kimliğini dışlayıp yeni bir toplum yaratmaya kalkmış, hem de bu kurgusal Türk kimliğini apar topar Osmanlıdan soyunma gayreti içinde yaratırken, evimizde kalmış diğer Osmanlı bakiyelerinin inkarı olacağını düşünmemiştik.

Dindarlar, Kürtler, aleviler, azınlıklar ve şimdilik bu kurgusal Türk sıfatından ekmek yiyebildiği için sesi çıkmıyor görünen balkan ve kafkas göçmenleri..Bu Osmanlı bakiyeleri esasen son yıllara kadar bu yeni kimliği  sahiplenmiş görünüyordu. Ama soğuk savaşın bitişi ile başlayan süreç, eski böl ve yönet siyasetinin yeniden devreye sokulması ve AB sürecinin kimlik, azınlık, çokkültürlülük türünden sahte ve abartılı hak-hukuk müktesebatının yeni Tanzimat olarak devreye girmesini sağlayınca, pandoranın kutusu açılmış oldu.

Evet, şimdi akil adamlar, bu ülkenin, bu vatanın ve milletin bir arada tutulabilmesi için ortak, gönüllü ve işlevsel bir formül arıyor. Kurgusal Türk kimliğinin savunucuları, Mustafa Kemal'in, ‘Türkiye Cumhuriyetini kuran Türkiye halkına Türk milleti denir’ tarifini dahi unutmuş görünerek, her tür etnik kimliğe karşı son derece tahammülsüz ve kindar tepkisellikle, Türk etnikçiliği dışında bir çözüme kendilerini kapatmış görünüyorlar.(ne çözümü, sorun mu var ki?!)

Öte yandan, gerçektende sosyolojik olanın uyarılması ile patlayan bir sahte etnikçilik rüzgarı estiği de malum. Bu iki uç arasında, gerçekten kuşatıcı, kapsayıcı ve demokratik bütünlüğü ifade edici vatansever-yurtsever bir söylem ise henüz kendini derinleştirebilmiş ve sesini yükseltebilmiş değil. Küresel imparatorluk projesinin parçalayıcı kaos politikasının sarstığı ulus-devlet yapısı ile yaratmaya çalıştığı kimliksiz, inançsız, tarihsiz global birey tipinin artan sayısı, yaşanan bu kimlik krizine çarpan etkisi yaparak sorunu daha da girift hale getiriyor.

Bu durumda, önümüzdeki yıllar ve onyılları, tıpkı seksen yıl önceki gibi, ayrılmak isteyenler-bir arada tutmaya çalışanlar, batıya direnenler- uzlaşarak elde kalanla yetinenler arasındaki diyalektik çelişkinin yeni görünümlü çatışmaları ile geçireceğimiz anlaşılıyor. Bu tüketici diyalektik, yeni, ileri ve üstün bir uygarlık yaratma çabasını gölgeleyerek beyhude uğraşlara kapı açacağı gibi, bir dizi etnik-mezhebi-ideolojik yeni iç savaşlar çağını da tetikleyebilecektir.

Bu kötümser öngörüyü-ki inşallah sadece kötümser bir öngörü olarak kalır-ancak ve sadece  geleceği tayin edici bir köklü değişim, hatta radikal bir devrim engelleyebilir; Tarih, coğrafya ve ortak gelecek ülküsünün sentezlendiği, bizi  bir düzey yukarı sıçratarak sahte çelişkilerden gerçek yaratıcı geleceğe yöneltecek bir Osmanlı’ya, O ‘Ortak Ev’e dönüş devrimi; Osmanlı kimliği, bir üst kimlik modeli olarak yeniden düşünülerek benzer bir yeni üst kimlik geliştirilebilir..

Osmanlı’nın en geniş coğrafyası ‘vatan’, bu coğrafyada yaşayan herkes ‘Millet’tir. Devlet, sadece adalet ve güvenlik için değil, bu vatan ve millet ideasının gerçekleşmesi ve sürdürülebilmesi için yeniden inşa edilerek ortak ve demokratik iradenin tecelligâhı kılınmalıdır.

Türk kimliği, doğal ve tarihsel manasına yeniden kavuşmalıdır. Türk, Osmanlıdır, müslümandır, anti kapitalisttir, anti emperyalisttir. Bu özellikleri taşımayanlar, kendi kabile ve kavim adlarıyla anılmalıdır. Türk’ün asabiyesi, bu tarihsel ve doğal kimliğidir. Türk’e asabiyesini hatırlatmak gerekir. Büyük sentezin ve büyük bütünleşmenin, yani ‘Osmanlı’ gibi olmanın çekirdeği ve öncü gücü olan Türkiye Cumhuriyetinin sınırları da, ismi de, hukuki statüsü de tartışma dışıdır. Bu statünün kimliği ve sınırlarıyla oynamak, hem öncü rolü oynayacak bu iç kaleyi istikrarsızlaştırmak, hem de etnik çatışmalara sürüklemek demektir. Bu da, son tahlilde, emperyalizme hizmet etmek demektir.

Kürt kimliği, doğal ve tarihsel manasına yeniden kavuşmalıdır. Kürt, Osmanlıdır, müslümandır, anti kapitalisttir ve Türk’ün kardaşı,kandaşı,yoldaşıdır. Bu özellikleri taşımayanlar, kendi aşiret ve klan adlarıyla anılmalıdır. Kürt, yeniden aidiyet ve asabiyesine kavuşmalıdır. Türkten ayrı ve karşıt bir Kürt, Kürt değildir.

Bu manaları taşımayan, kurgulanmış ve icat edilmiş manalardaki Türkçülük ve Kürtçülük, İsrail’in, Batı'nın, emperyalizmin ajan ideolojileridir.

İslamcılık, anti kapitalist ve anti emperyalist kanadının temsil ettiği doğal ve tarihsel müslümanlığın modern biçimi olarak yaşatılmalı, anti ulusalcı, anti yurtsever manadaki ümmetçiliği millici ve yurtsever duruşu içeren bir ümmet telakkisi ile reforme edilmelidir.

Batı işbirlikçisi, Amerikancı yada Avrupacı, kapitalizme, egemen güçlere ve sağcılığa açık islamcılıklar tasfiye edilmelidir. İslam, milletin kökü, ruhu ve yaşama tarzı olduğu kadar, yenilenme, ilerleme ve özgürleşme yoludur. İslam’dan hazzetmeyenler, kendilerini ne olarak tarif ederlerse etsinler, batı ajanı ve millet düşmanıdırlar. İslam’ı geriliğin ve ilkelliğin jandarması olarak yorumlayanlar ise, bu ajanların iktidar olma malzemesidir.

Alevilik, bir İslam yorumu ve yolu olarak tarihsel ve doğal kimliğini muhafaza etmeli ve anti-sünni karakteri terk edilerek, anti kapitalist bir karakterin yeniden üretildiği bir sosyal kültür bileşeni kılınmalıdır. Türkiye aleviliği, bir mezhep değil, bir dergah ve kültürdür. Hacı bektaş-ı veli ile Ahi Evran, Türkiye milletinin ve yeni büyük bütünleşmenin üst kimliğinin manevi sentezi kılınmalıdır.

Çerkez, Arnavut, Laz, Arap ve diğer Müslim topluluklar, Osmanlı kimliğinin asli bileşenleridir. Kendi özel kültürel gelenekleri yaşatılmalı ve ortak kimliğin zenginleşmesi açısından daha da geliştirilmesi sağlanmalıdır.

Ermeni, Rum, Süryani, ve Yahudi toplulukları, Osmanlı bakiyesi eşit yurttaşlardır. Batı ile işbirliklerini engelleyecek tarzda azınlık statüleri kaldırılmalı ve eşit yurttaş statüleri tanınmalıdır. Bütün dini ve kültürel hak ve özgürlükleri sağlanmalı, ortak kader ve yurt birliği şuuruyla yaşamalarına imkan sağlanarak ‘Ortak Ev’e  davet ve dahil edilmelidir.

Türkçe, orta vadeli bir planla, bütün büyük bütünleşmenin ortak dili yapılacak şekilde reforme edilerek bir dünya dili olacak şekilde geliştirilmelidir.

Anglo-sakson/Yahudi cephesi ile Katolik- Kıta Avrupa’sı cephesi arasında tercihe zorlanan, bu ikisinin çatışması durumunda arada kalacak, uzlaşması durumunda parçalanacak olan Türkiye Cumhuriyeti devleti, Osmanlı kimliğinin doğal başkenti ve varisi olarak kendine yeniden Osmanlılaşacak yolu açan bir dış politika kulvarına geçmelidir.

Zaten er yada geç bu yola girmek zorundadır. ABD ve AB, sadece bu yola su taşıdıkları ölçüde partner, müttefik yada hasım olarak değerlendirilmelidir. Bütün seçenek ve opsiyonlar, Osmanlılaşma stratejik hedefi ölçüsüne vurularak anlamlandırılmalıdır.

Suriye, Irak, Lübnan, Ürdün, Filistin, Arabistan, Mısır, Sudan, Libya, Tunus, Cezayir, Bulgaristan, Arnavutluk, Bosna-Hersek, Gürcistan, Ermenistan ve Azerbaycan, gümrük birliği, federasyon ve konfederasyon gibi ortaklıklar kurulacak birincil dost ülkelerdir. İran ve Yunanistan stratejik dostluk ve kontrollü rekabet içinde olunacak ülkelerdir. Sırbistan, Romanya, Körfez ülkeleri, Afganistan, Hindistan, Rusya ve Çin, stratejik ve taktik ittifak içinde olunacak ülkelerdir. Türki Cumhuriyetler ve diğer İslam ülkeleri, daimi yakınlık ve işbirliği imkanları geliştirilecek ülkelerdir.

Osmanlı kimliği, batı kaynaklı aşağılama ve korku öznesi olmaktan çıkartılmalıdır. Batıcı zihinlerin sildiği hafızaların olumlu hatıraları canlandırılmalı, olumsuz hatıralar unutuşa terk edilmelidir. Osmanlı kimliği, yeni bir benzer isimle adlandırılmalı, ve bu isim Roma-Rum kavramı gibi, yeniden tarif edilerek gerek Osmanlı dönemi ve düzeni gerekse Osmanlı hanedanı ile bağları kesilerek, tamamen ortak tarihi geçmiş, ortak kader ve ortak gelecek tasavvuru halinde yeniden içeriklendirilmelidir.

Osmanlı tarihi, tekrar edilecek bir örnek değil, ders çıkarılarak daha iyisi yaratılabilecek bir ortak mirastır. Bu nedenle bu çaba, bütün Osmanlı bakiyesi halkların katılımı ile yapılmaya çalışılmalıdır. Küresel saldırganlık ve AB gibi yeni Roma deneyimlerinin yutmaya çalıştığı Osmanlı bakiyesi toplumların denenmiş ve sadece bu emperyalistlerin müdahalesi nedeniyle dağılmış olan Osmanlı Ortak Evi’nin, gelecek içinde en sahici ve güvenli ‘Evimiz’ olduğu şuuru uyandırılmalıdır. Tabi, bu şuur, önce kendi batıcı ve ayrılıkçı zihniyetli aymazlarımıza aktarılmalıdır.

Eğer Osmanlı kimliği gibi bir üst kimlik yeniden tasarlanmaz, yani büyük bütünleşme adımı atılmazsa ve bu yönde jeopolitik, jeokültürel ve iç siyasi paradigma değişimi sağlanmazsa, işte o zaman bölünme-parçalanma-iç savaş-tasfiye yada yok oluş paranoya olmaktan çıkacak ve ciddi bir akibete dönüşebilecektir.

Osmanlı kimliğinin içerdiği ve çağrıştırdığı büyüme ve bütünleşme potansiyelini geçmiş-bitmiş ve hayal olarak görenler, kendi birlik-büyüme ve ilerleme seçeneklerini ortaya koymalıdır.

Bu topraklarda yaşanabilecek en gerçek ve sahici devrim, bu ‘Ortak Ev'in yeniden inşasıdır.

İLGİLİ YAZILAR

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ
esedkurdistan
Rus istihbaratı Sputnik’le üfürüyor: Esed giderse Kürdistan

Rusya istihbaratı, Sputnik Türkiye üzerinden Türkiye kamuoyuna psikolojik operasyon yapmaya devam ediyor. Rusya Dış İstihbarat Servisi (SVR)...

yenisouksava1
Telegraph: Rusya ve Batı yeni soğuk savaş dönemine girdi

Kasım ABD seçimlerinin de ana gündem maddelerinden birisi olarak "Rusya meselesi", küresel ölçekte "yeni soğuk...

irancumhr
Cumhuriyet’in “Molla Aşkı” Devam Ediyor

"Erdoğan'a 17. yıldızı önerdik, reddetti" Bu başlık Cumhuriyet gazetesine ait. İran Erdebil eyaleti temsilcisi Ayetullah Ameli'nin...

Kapat