Bir kitle heykeltıraşı Alija Izetbegoviç

  • 20 Ekim 2016
Bir kitle heykeltıraşı Alija Izetbegoviç

Bosna Hersek’i dünya okyanusu içinde insanlık için bir ümit, kurtuluş, adil, eşit, özgür ve korkmadan yaşanabilecek bir ada olarak tasavvur ediyordu.

Müslümanların kendilerinden sonra gelecek kuşakları yetiştirmede itaati –otoriteye boyun eğmeyi- esas almaya başlamaları önemli gerileme nedenlerinden biridir diyordu.

Alija’ya göre Müslümanlar; çocuklarını sorgulama ve eleştirme, buna bağlı olarak da özgür kararlar verebilme, özgün üretimlerde bulunma gücünden yoksunlaştıran bir itaat felsefesiyle yetiştiriliyorlardı. Müslümanlar özgür bir akla sahip değillerdi. Ona göre, özgürlük yoksa İslam’ın birçok kuralı yerine getirilemezdi.

İslam dünyasının belirleyici bir güce sahip olmadığını ve bugünkü egemenlerle adil bir barışın yapılamayacağını söyledi.

Kendisi için birinci derecede vazgeçilmez olarak beş temel kavramı savunuyordu:  İslami bilincin inşası, hukuk, özgürlük, ahlak ve eleştiri.

Alija Izetbegoviç, Bosna Hersek’i dünya okyanusu içinde insanlık için bir ümit, bir kurtuluş; adil, eşit, özgür ve korkmadan yaşanabilecek, insan olarak kalınabilecek bir ada olarak tasavvur ediyordu.

O makyavelist bir lider değildi. İnandığı değerleri hayatı pahasına savunmuştu.

Bir kitle heykeltıraşı Alija Izetbegoviç

Süleyman Gündüz | KARAR Gazetesi | 20 Ekim 2016

Geçmiş anılarımızdan, gelecek ise ümitlerimizden oluşur. Genel yargı budur. Dünya kaotik bir evreden geçiyor. Aslında her dönemin kendine has bir kaosu oldu. Son 200 yıldır İslam coğrafyasında barış ve esenlik sözcükleri geleceğe dair bir umudun ifadesi olarak algılanmaya başlandı. Uzak bir geleceğe yapılan atıflarda kullanılıyor bu iki sözcük.

Oysa bu coğrafya sakinlerinin oluşturacağı düşüncenin, günü ve geleceği belirlemesi gerekiyordu. Bunu oluşturacak zihinsel bir özgürlüğün ve berraklığın bulunmadığını müşahede ediyoruz. Yenilmişlik duygusunun ortaya çıkarttığı edilgen bir anlayış zihinlere egemen oldu.

Geçmiş dönemlerin aydınlık günleri sadece öykülerde yer alıyor ve bir daha gerçekleşemeyecek kadar uzak bir dille aktarılıyor. Coğrafya sakinleri geçmiş dönemlerde aydınlık günler yaşamamış gibi öykünmeci bir anlayışla egemen düşüncenin, geleneğin, popüler tarihin ve kabile asabiyetlerinin peşine takılıp kurtuluşa erebileceklerine inanmaya başladılar. Aslında bu düşüncenin oluşmasını yadsımamak gerekir. 200 yıldır içinde yaşadığımız coğrafyadaki her gelişme böylesi bir düşünceye kapılmamızı destekliyor. Siyasilerimizin, bilgelerimizin ve sanatçılarımızın yaptıkları bunu haklı çıkartıyor.

Medeniyet kurduğumuz, mülkiyet edindiğimiz, âşık olduğumuz, evlendiğimiz, çocuklarımızın doğduğu, öyküler, şiirler ve romanlar yazdığımız topraklarda huzur ve güveni kaybettik, geleceğe dair ümitlerimiz de tükenmeye başladı. İnsan olmanın ötesinde ortak noktamız bulunmayan yurtlarda daha huzurlu, özgür ve güven içinde olacağımızı düşünüyoruz. Söz-eylem ilişkisi kopartıldığından beridir gün yüzü görmedik. Bu düşünceler içinde hayatlarımız pahasına 100 binlercemiz yurtlarını terk etmeye başladı.

1993’ün karlı bir kış günü İsviçre’de Cenevre havaalanında saatlerdir bir adamı beklerken zihnimden gelip geçenler bunlardı. Ülkeye giriş vizem olmadığı için havaalanında devlet adamlarına ayrılan küçük bir odada beklemek zorundaydım.

Bosna Hersek’i dünya okyanusu içinde insanlık için bir ümit, kurtuluş, adil, eşit, özgür ve korkmadan yaşanabilecek bir ada olarak tasavvur ediyordu.

Bu adam ülkesine barış ve esenliği hâkim kılmak için müzakerelerde bulunuyordu. 80’li yılların ortalarından itibaren kendisini takip ediyorduk. Batıda doğmuş ve yetişmiş bir şahsiyet olarak İslam coğrafyasıyla ilgiliydi ve sorunların çözümü için yeni bir çağrıda bulunuyordu. İlkin bir mütefekkir olarak düşünce hayatımıza dâhil olmuştu. Beklediğim adam, bir devlet başkanıydı artık.

“Doğu İle Batı Arasında İslam” kitabını okuduğumuzda bizim dünyamıza ait ama o güne kadar İslam dünyasının âlimlerinden ve entelektüellerinden farklı bir dili olduğunu anladık. Olgulara ve sorunlara duru bir bakışı vardı. O dünyada mevcut dinleri, eğilimleri analiz ediyor; insanlığın önüne yeni bir anlayış koyuyordu.

Kendisini araştırdıkça yerelden evrensele uzanan İslami bir bilinçle bağımsız aklın, düşüncenin ve özgün bir dilin sahibi olduğunu gördük. “İslam Deklarasyonu ve İslami Yeniden Doğuşun Sorunları” kitabıyla önce ait olduğu medeniyetin güncel sorunlarını ele alıyor ve çözüm yolları öneriyordu.

Kendisi için birinci derecede vazgeçilmez olarak beş temel kavramı savunuyordu. Bunlar: İslami bir bilincin inşası, hukuk, özgürlük, ahlak ve eleştiri idi. Genelde dünyanın, özelde Müslümanların bu beş konuda yeniden düşünmelerini istiyordu.

Alija’ya göre: Batılı taklitçiliğin, geleneğin, tarihin ve kabile asabiyeti zindanından kurtularak inşa edilecek olan İslami bilinç, Endonezya’dan Fas’a kadar yeniden yükselişi sağlayacaktır.

Özellikle İslam dünyasındaki eğitim sistemine şiddetli bir eleştiri getiriyordu. Müslümanların kendilerinden sonra gelecek kuşakları yetiştirmede itaati –otoriteye boyun eğmeyi- esas almaya başlamaları önemli gerileme nedenlerinden biridir diyordu.

“İslam Deklarasyonu” adlı kitabındaki “Müslüman mı yoksa tebaa mı yetiştiriyoruz?” makalesinde bunu açıklıyordu. Alija’ya göre Müslümanlar; çocuklarını sorgulama ve eleştirme, buna bağlı olarak da özgür kararlar verebilme, özgün üretimlerde bulunma gücünden yoksunlaştıran bir itaat felsefesiyle yetiştiriliyorlardı. Müslümanlar özgür bir akla sahip değillerdi. Ona göre, özgürlük yoksa İslam’ın birçok kuralı yerine getirilemezdi.

Cesur ruhlara ihtiyaç var

Bunun yol açtığı problemlere değinirken, “itaatin mutsuz felsefesi”nden bahsedip “bir taraftan o, canlı olanları ölü hale getirmekte, diğer taraftan ise din adına yanlış ülküleri ön plana çıkararak daha yaşamadan evvel ölen kimseleri İslam’ın etrafında toplamaktadır. O, normal insanlardan suç ve günah duygularının takibatında, aynı zamanda hakikatten kaçan, pasiflik ve tesellide sığınak arayan hayatı ıskalamış şahsiyetler için çok cazip olan, kendinden emin olmayan insanlar yaratmaktadır”diyordu.

İdare etmek için değil, idare edilmek için eğitilen kuşaklar İslam’ın ilerlemesini sağlayamaz. İslam toplumunun cesur ve isyankâr ruhlara ihtiyacı vardır. sözü yaşadığımız toplumu ve eğitim sistemini izaha yeterliydi. Cenevre havaalanında bu düşüncenin sahibini bekliyordum.

Büyük bir telaş içinde Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın yaveri yanımıza gelip “Geliyor!” dediğinde büyük bir heyecanla onu apronda karşıladım. Yanımıza geldi ve bizleri selamladı. “Dobrodoşli Presetnik” dedim. “Boşnak mısın?” dedi. “Hayır Türküm” diye cevapladım.

Uzun bir yolculuğu beraber gerçekleştirecektik. Cenevre’den Senegal’in başkenti Dakar’a kadar konuşacak uzun bir zamanımız olacaktı. Uçağımız kısa sürede havalandı.

Tanışma faslından sonra Bosna Hersek üzerine konuşmaya başladık. 10 kantona ayrılan yeni planı arabuluculara sunmuştu. Sunulan haritalar üzerinde konuştuk. İslam Konferansı Teşkilatı toplantısında bizim Bosna adına taleplerimizi kendisine ilettim.

Bir müddet sonra konu yerelden, bölgesele ve evrensele doğru evrildi. Genelde dünyanın ve özelde İslam dünyasının içinde bulunduğu liderlik sorununu ve ahlakiliğini konuştuk. Olayları ele alış biçimlerini tartıştık. İslam dünyasının belirleyici bir güce sahip olmadığını ve bugünkü egemenlerle adil bir barışın yapılamayacağını söyledi.

Makyavelist bir lider değildi

Onun zihninde, insanlar hangi inanç ve felsefe mensubu olurlarsa olsunlar özgürce bir arada yaşayabilirlerdi. Eğer böyle bir dünya yoksa bunu biz inşa etmeliyiz anlayışı hâkimdi kendisinde. Böyle bir tecrübeye sahibiz ve bunu Bosna Hersek’te gerçekleştirebiliriz diyordu. Bundan dolayı Bosna Hersek’in etnik ve dini temelli esaslara göre bölünmemesi gerekir sözüne şiddetle itiraz ediyordu ve savaşı göze almıştı. Oysa arabulucuların, Sırp ve Hırvatların Bosna Hersek için talebi etnik ve dini bölünme üzerine kuruluydu.

Kendisi için birinci derecede vazgeçilmez olarak beş temel kavramı savunuyordu:  İslami bilincin inşası, hukuk, özgürlük, ahlak ve eleştiri.

Alija Izetbegoviç, Bosna Hersek’i dünya okyanusu içinde insanlık için bir ümit, bir kurtuluş; adil, eşit, özgür ve korkmadan yaşanabilecek, insan olarak kalınabilecek bir ada olarak tasavvur ediyordu. Devlet başkanlığı süresince bu düşünceyi hâkim kılmaya çalıştı.

Savaşın sonuna doğru zoraki barış anlaşmasını imzalamaya giderken “Bizler insan olmaya ve insan kalmaya çalıştık ve başarılı olduk. Ancak bunu onlardan (Sırplardan) dolayı yapmadığımızın altını çizmeliyim. Kendimizden dolayı insan kalmaya çalıştık, onlardan dolayı değil. Onlara hiçbir şey borçlu değiliz. İnsan olmak ve insan kalmak, Allah’a ve kendimize karşı sorumluluğumuzdur. Onlara karşı değil. Ben Avrupa’ya giderken kafam önümde eğik gitmiyorum. Çünkü çocuk, kadın ve ihtiyar öldürmedik. Çünkü hiçbir kutsal yere saldırmadık. Oysa onlar bunların tamamını yaptılar. Hem de Batı’nın gözü önünde; Batı medeniyeti adına. Bugünkü dünya ve bu liderlerle adil bir barış yapmak mümkün değil”diyordu. Bugün içinden geçtiğimiz sürece baktığımızda bu düşünceye sahip bir liderlik görmüyoruz.

O makyavelist bir lider değildi. İnandığı değerleri hayatı pahasına savunmuştu.

“Ben bir Müslümanım ve öyle kalacağım. Kendimi dünyadaki İslam davasının bir neferi olarak telakki ediyorum ve son günüme kadar da böyle hissedeceğim. Çünkü İslam benim için güzel ve asil olan her şeyin diğer adı; dünyadaki Müslüman halklar için daha iyi bir gelecek vaadinin ya da umudunun, onlar için onurlu ve özgür bir hayatın, kısacası benim inancıma göre uğrunda yaşamaya değer olan her şeyin adıdır” sözü ona cezaevi sürecini yaşatmıştı.

“Dünyanın bütün büyük dinleri şu basit hakikati öğretmeye çalışır (ve bütün hakikatler basittir): Sana yapılmasını istemediğin şeyi sen de başkasına yapma. Ya da öyle hareket et ki davranışların herkes için geçerli olsun; ne sana göre değişsin ne de başkalarına göre…”

Yeryüzünün öğretmeni olabilmek…

Bizler, onun şahsında bağımsız aklın, İslami bir bilincin sadelik, bilgelik ve liderlikle buluştuğunda neler yapabileceğini gördük.

20. yüzyılın son çeyreğinde modern dünyada, gelecek çağlara da örnek oluşturacak bir şahsiyeti tanıma şerefine nail oldum. Yardımına koştuğum insan aslında bana yardım etmişti. Dostluğu, sadeliği, bilgeliği, liderliği ve davranışları benim hayatımı etkiledi. Alija bizleri inşa etti ve etmeye devam ediyor. Onun sayesinde İslam öykü olmaktan çıktı ve hayatın kendisinde bir karşılık bulmaya başladı. Bundan dolayıdır ki: Alija İzetbegoviç bir kitle heykeltıraşıdır.

Rahmetli Selahaddin Şimşek dostum “Göklere ulaşmak isteyenler O’nun elçisinin ayak izlerini takip etsinler” derdi.

19 Ekim 2003’te aramızdan ayrılan Alija İzetbegoviç bizlere “Yeryüzünün öğretmeni olabilmek için gökyüzünün öğrencisi olmak lazım” sözünü miras bıraktı. Uzun bir seyahatin sonucunda başlayan dostluğumuz vefatına kadar sürdü. Onu özlemle ve rahmetle yad ediyorum.

İLGİLİ YAZILAR

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ
adeff
Suudi Arabistan Halep ve Musul için destek veriyor mu?

Suudi Arabistan, Musul operasyonunda olabilecekleri yakından izliyor. Ancak operasyonun lokal bazlı olması sebebiyle görüş bildirmiş...

william-saroyan
Sözcükleri Terk Eden Yazar: Saroyan

William Saroyan | "Yüreğim Dağlardadır ve Yaşamak Vakti" Kitabının Tahlili Sözcükleri Terk Eden Yazar: Saroyan Oşin Çilingir | YARIN Dergisi | Ekim...

fft1_mf26778
Din değiştirmiş “Mesih”ten sonra

Cengiz Şişman | "Suskunluğun Yükü" Kitabının Tahlili Din değiştirmiş "Mesih"ten sonra İsmail Küçükkılınç | STAR Kitap Eki | 14...

Kapat