Taş Düşebilir, Ayı Çıkabilir

  • 20 Eylül 2016
Taş Düşebilir, Ayı Çıkabilir

“dikkat, daş düşebilu, ayı neyim çıkabilu”

İki yüz yıllık netameli tartışma temalarımızı devletin tünelinden sivil alanlara çıkaramadan elimizdeki bütün temaları tünelle birlikte kaybetmek üzereyiz.

Artık iyice aşikâr oldu ki, yoğurup durduğumuz meselelerimizi hiçbir zaman gün yüzüne çıkaramayacağız. Güya, ‘muasır medeniyet’ katına yükselirken elimiz asansör ile duvar arasına fena halde sıkıştı. Küreselleşme kasırgası asırlık tartışma temalarımızla birlikte hepimizi hazırlıksız yakaladı ve olduğumuz yerde kıstırdı. Şimdiden bir çok kurtuluş teorisi ve projesi zehirleniverdi. Şimdi herkes son kez kendini gözden geçiriyor. Herkes her an her şey olabilir beklentisinde. At izinin, (bağışlansın) it izine karıştığı bu hengâmede devleti kurtarma projeleriyle birlikte mühendisler, müteahhitler, taşeronlar fena halde zor duruma düştü. Toplum mühendisi, müteahhit ve taşeronlara direnenler de bugün yarın dilsiz dudaksız kalabilirler.  

Tünel üstümüze kapanabilir, asansör her an boşluğa düşebilir. Kastamonulunun engebeli dağ yoluna yazdığı gibi “daş düşebilu ayı neyim çıkabilu”. Kutsal değer ve inançlara direnç gösterdiği halde bunca yüceltilen kutsalsız kutsal devletin işi bu saatten sonra hayli zor. Tazyik ve baskıyla kalbi kırılan, maddi ve manevi birikimleri ikide bir elinden alınarak kamulaştırılan milletin de bundan böyle devlete meramını doğru ifade edebilmesi çok zor görünüyor. Zor, çünkü millet ile devlet arasındaki aracı kurumlar sistematik olarak geriletiliyor ve güç kaybediyorlar. Milletin geriletilmesinin mesela siyaset üstü bir devlet politikası olduğu ve kesintisiz “bin yıl” süreceğini iddia eden aklı evveller bile var. Bu bin yıllık gelecek tasarımı bin yıllık geçmiş ve bin yıllık kimliğimize izafeten yapılmış bir tasarım ise bu geleceksizlik demektir. Değil de inadına söylenmiş, kafadan atılmış bir herhangi bir tarih ise biz millet olarak bu tür laflar çok işittik. Bunları yemez, yutmayız.

Gerilim var. Belli bir gerilimin olması da gerekiyor. Hem olması hem dinmesi gerekiyor. Gerilimin tek taraflı dinmesi mümkün değil. Köşeye sıkıştırılan herkes yanlışıyla, çelişkisiyle baş başa bırakılıyor. Ötekinin çelişkisine, dramına, trajedisine beriki oh olsun, sefam olsun diyor. Bu trajik durumdan nemalanan kurtlar gerilimden kuşkusuz yüksek kâr ve kazançlar elde ediyorlar. Toplumsal kesimler enerjilerini  toprağa verdiğinden, ideolojik muhalefet kalmadığından, devletle iş tutan herkesin sinirleri alındığından bütün enerji ihaleleri onlara kalıyor. En keskin nişancıları, en iyi tetikçileri, eli en çabuk kundakçıları dünya nimetlerine boğarak istihdam ediyorlar. Onlara yazar payesi, akademisyen payesi, yönetici payesi veriyorlar. Bunu yaparken zerre kadar utanmıyorlar. Her hâl-u kârda gerileyen, maddi ve manevi ziyana uğrayan ise millet oluyor. Yarın öbür gün adına ‘millet’ diyeceğimiz bir olgu da kalmayabilir. Bunun için şu sıralar büyük direnç gösteriliyor. Bu yüzden ‘millet’ kavramını yaşatmakta, yeşertmekte yarar var. Soyut bir kavram olsa, yeni nesillerin canını sıkan ve artık kitabi metinlerde kalmış bir kavram olsa da hâlâ bir şeyler çağrıştırıyor.

Gidişat kötü, evet ama, yine de bir ihtimal daha var. O da şu: Bundan böyle olup bitecekleri yorumlamak için yapılacak şey devletin değil milletin siyasetini izlemek. “Halka rağmen” siyasetine karşı öteden beri milletin de izlediği bir siyaseti vardır. Millet her badirenin ardında ruhundaki gizli bir güçle devlete hükmedenleri şaşırtıyor. Galiba önümüzdeki günlerde yine bir şaşırtma eylemi gerçekleştirecek. Anket sonuçlarıyla milleti tanımaya çalışan uygulamalı sosyologlar ve siyaset esnafı yine nal toplayacak. Hâl bu iken, -ki, hâl bu- bu süreçte konjonktür ideologluğuna soyunanların işi  hayli zorlaşmıştır. Benimki biraz da temenni içeriyor ama, yakın vadede birilerinin nal toplayacağı geçmişe bakınca kesin.

Görünen o ki, yaşadığımız günlerde herkes hudutlarını zorluyor. Açıkçası ben de hudutlarımı zorluyorum. Boynum tutulmasın diye ikide bir kültür-fizik yapıyorum. Dönenler insanın başını döndürüyor. Herkes, eski karışımlardan yeni terkipler oluşturma çabasında. “Bugün yeni bir gün, yeni bir şeyler söylemek lazım” geldiğinin herkes farkında, ama kimsenin eski malzemeyle yeni sentezler kurma çabasından başka söylediği bir çift yeni söz yok. Eski köye yeni adetler taşıyan yeni terkip arayışları ise son derece köksüz ve temelsiz. Kimse dünkü doğrularının bir kısmına bile sahip çıkabilmeyi göze alamıyor. Düşünce kırık dökük bir söyleme indirgendi ve taraflar  yenilgide adeta eşitlendi. Yenilgide eşitlenenler birbirine şefkat gösteriyor ve bundan bir başarı çıkarılmaya çalışılıyor.

Siyaset üzerinden konuşmak kolay. Bu tarz, konuşanı sorumluluktan kurtarıyor ve söz sahipsiz bir vadiye akıyor. Devleti kurtarma fikrine tutulanların liberal rüzgarın cereyanında boynu tutulduğundan, son ideolojik semboller de siliniyor. İş bu dönemde gemisini kurtarana kaptan deniyor ve çoğunluk gemisini kurtarma telaşında. Elbet, kimsenin gemisi eski rotasında yol almıyor. Devlet ise bekasını öteden beri ‘öteki’ üzerine ikame etmiş. Bu kemikleşmiş yargısından vazgeçmiyor. ‘Öteki’ ise artık duvara dayandığından nefes nefese. Öyleyse –ki öyle- hiçbir dönem olmadığı kadar devlet ötekine muhtaç kılındı.

Bu noktada da milletin bir siyaseti var. İyi ki var. Bugüne kadar toplum Batı istikametine mi zorlandı? Bu istikamete yürümesi için sopa mı yedi? Evet öyle oldu. Bugün zorlayanlardan daha arzulu olarak o istikamete koşuyor toplum. Toplum değilse bile toplumun sözünü emanet ettiği insanlar bu arzuyu dile getiriyorlar. Balans ayarlarıyla toplumu birleştiren değil de ayrıştıran unsurlar üzerinde mühendislik projeleri mi yürütüldü? Evet öyle yapıldı? Öyleyse mühendisler muradına erdi ve ayrıştırıcı unsurlar nihayet ete kemiğe büründü. Şimdi ayıklayın pirincin taşını. Kim ayıklayacak. Siyaset yapsın demek kolaycılıktan başka bir şey değil. Bu toplumun aydını yok mu? Sermayesi, siyasetçisi risk almıyor da aydını risk mi alıyor?    

İçinden yoğrularak geçtiğimiz sancılı süreçte teoriler yerini komplo teorilerine bıraktı. Düşüncenin yerini komplo teorileri, düşünürün yerini ise analist ve strateji uzmanları aldı. Bir üçüncü sınıf ihbarcı ajan kalkıp Mevlana’ya Moğol ajanı diyebiliyor. Eş zamanlı olarak iki sosyal demokrat liderden biri Mevlana’nın diğeri Şeyh Edebali’nin eteğine tutunabiliyor. Meşruiyet zeminini kaybedenler tutunabilmek için meşruiyet ararken, birileri de meşruiyetin yegane zeminini kundaklıyor. Bu görevli ajan provokatörlerin içlerinden aydınlanmış din otoriteleri bile var. Görevli olmasalar da kendilerini ifsada memur sayıyorlar. Bir aferine dinlerini satıyorlar. Bir metre dilleri var. Konuşunca mangalda kül bırakmıyorlar. Ekrandan ekrana koşuyor, reyting rekorları kırıyorlar. Asli görevleri hakikati örtmek, sistemi meşrulaştırmak, hayatı kutsaldan arındırmak. Geçelim.

Evet, komplo teorileri ideolojilerden boşalan yeri doldurma çabasında. Bu yüzden etrafımızda devletle ve komplo teorileriyle kafayı sıyırmış yığınla insan var. Oysa komplo teorileri ne birer teoridir ne de düşüncedir. Keza, hiçbir teori ve hiçbir dünyevi gerçek de hakikat değildir. Hakikati kalp ve diğer melekelerinin muharrik gücü kılanlar “rüzgar ne yandan eserse essin” asla savrulmayacaklardır.

Onlar, reel-politiğe göre kimlik değiştiren boynu bükük rüzgargülleri değildir. Ne var ki, gün, ağzı kalabalık şarlatanların günüdür. Uzatılan her mikrofona ağız dolusu konuşan şarlatanlar bütün kavramların içini boşaltmaya, bütün anlamları kundaklamaya memur provokatörlerdir ve şimdi onlar iş başındadır. Kimse onlara sözünü emanet etmediği halde onlar herkesin vekaleti kendilerindeymiş gibi enine boyuna konuşuyorlar.  

Düne kadar karşı kamplarda birbirine atılan taşların hiçbiri ürkmesi gereken kurbağayı ürkütmeye yetmedi. Devlet ile millet arasındaki aracı kurumlar da bugüne kadar kayda değer bir hasıla elde edemedi. Elde ettiklerini de milletle paylaşmadılar. Milletin dişinden tırnağından artırdıklarına ise ikide bir el kondu. Madem böyle olacaktı, öyleyse niye “şuursuz kinler emzirildi” ve boşu boşuna insanlar aşırı uçlara savruldu? Niye, boşu boşuna toprağa verildi insanımızın enerjisi? Ne zamanki yenilgi mukadder olduysa aşırı uçlar katlandı, aynı püskülde buluştuklarını fark ettiler. Aynı noktada buluşanlar hem konumlarını kaybetmemek, hem geleceği sahiplenmek için zoraki terkipler kuruyor, birbirlerine şefkat gösterisinde bulunuyorlar. Bu şefkatten de yeni hoşgörü adaları çıkıyor. “Senin fikrine saygılıyım” diye cümleye başlayan hoşgörücü okumuşlar da süreci hızlandırıyorlar. Tabii yeni ideolojik terkipler de kuruluyor. İzliyoruz, bakalım, görelim.  

Peki nasıl oluyor da oluyor?

Oluyor işte.

Öyleyse, izler büsbütün birbirine karışmadan ey millet Kastamonulunun uyarısına dikkat!

“daş düşebilu, ayı neyim çıkabilu”

Mustafa Şahin, YARIN Dergisi, Ağustos 2002

 

İLGİLİ YAZILAR

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ
thumbs_b_c_bb8b2e308454daba25be293b2b7f163e
Fransa’da seçim kampanyaları:”islâm”

Tesettür mayo, başörtüsü, camilerin finansmanı ve Müslümanların Fransa Cumhuriyeti ile uyumu tartışmalarıyla geçen süreçte yaklaşık 5...

saddam1
Irak Direniş Harekatının Kısa Bir Analizi

ABD, Irak geçici yönetimini Irak halkının dini, mezhebi ve etnik farklılıklarını dikkate alarak oluşturdu. Ülkedeki...

Türk milli kimliği
Türk adının kökeni meselesi

Karar Gazetesi yayın danışmanı ve yazarı İbrahim Kiras, gazetesinin bir başka köşe yazarı Hakan Erdem'in...

Kapat