Avrupa’nın Müslüman’a “Tahammül”ü

  • 06 Eylül 2016
Avrupa’nın Müslüman’a “Tahammül”ü

11 Eylül’le birlikte ortaya çıkan, Madrid saldırılarıyla özellikle Avrupa’da yankıları biraz daha keskinleşen Müslüman’ı sorunsallaştırma ile Avrupa’nın Müslüman’ı sorunsallaştırması arasında bir ayrım yapmak gerekiyor her şeyden önce.

Çünkü temelde Müslüman’a karşı aynı türden tepkilerle karşılaşıldığını görmemize rağmen, Amerika’nın globalleştirerek sorunsallaştırdığı Müslüman imgesi ile Avrupa’nın sorunsallaştırmaya çalıştığı Müslüman imgesi, İslam toprakları söz konusu olduğunda farklı saiklerle de olsa aynı türden özellikler sergilerken, Amerika ve Avrupa içindeki Müslüman’ın sorunsallaştırması aynı türden değil.

Kendi ürettikleri ve yine kendilerinin dışladığı “Muselmann”ın yok oluşuna sahit olduğumuz Avrupa, Müslüman’a tahammül edebilir mi?

Bu soru, Muselmann imgesinin özdeşleştiği zayıflık, keyfilik ve ‘hasta’ özelliklerinin Müslüman’da nasıl tebarüz ettiği kadar Avrupa’da ‘Müslüman Sorunu’nun nasıl hasıl edileceği, Müslüman’ın Avrupa’da nasıl sorunsallaştırılacağı ile de alakalı. Dahası, Türkiye’nin Avrupa Birliği macerasından daha çok Avrupa’daki Müslümanların durumlarını ilgilendiren bir boyutu var bunun.

11 Eylül’le birlikte ortaya çıkan, Madrid saldırılarıyla(12 mart 2004) özellikle Avrupa’da yankıları biraz daha keskinleşen Müslüman’ı sorunsallaştırma ile Avrupa’nın Müslüman’ı sorunsallaştırması arasında bir ayrım yapmak gerekiyor her şeyden önce. Çünkü temelde Müslüman’a karşı aynı türden tepkilerle karşılaşıldığını görmemize rağmen, Amerika’nın globalleştirerek sorunsallaştırdığı Müslüman imgesi ile Avrupa’nın sorunsallaştırmaya çalıştığı Müslüman imgesi, İslam toprakları söz konusu olduğunda farklı saiklerle de olsa aynı türden özellikler sergilerken, Amerika ve Avrupa içindeki Müslüman’ın sorunsallaştırması aynı türden değil.

Theo van Gogh cinayeti akabinde Hollanda’da yaşananlar yanında özellikle devletlü kesimin meseleye yaklaşımı ile medyanın sunduğu İslam imgesi birlikte okunduğunda, karşımıza çıkan tablo, Amerika’nın çeşitli adlarla anılan, hatta İslam topraklarında ‘ılımlı bir hilafet’ projesini bile göz ardı etmeyen bir ‘kuşak’ peşinde koşarken, ama aynı üretimi Amerika içinde söz konusu bile etmezken; Avrupa’nın ise kendi içinde, kendisine ‘yakışır’ bir İslam (‘Euro-İslam’, ya da Avrupa geleneğine uygun olarak psikanalize edilmiş bir İslam) üretme peşinde olduğunun bir göstergesi olarak okunabilir.

Hollanda için bol miktarda bulunanlar arasından seçtiğimiz örnekler, Theo cinayetinin akşamı Amsterdam’ın ünlü Dam Meydanı’nda toplanan kalabalığa konuşan Azınlıklar ve Entegrasyon Bakanı Rita Verdonk’un “Müslümanların tahammül sınırı çok düşük. Kendimizi onların seviyesine indirmek durumunda değiliz” şeklindeki açıklaması ile aynı cinayetten sonra medyada tartışılmaya başlayan İslam’ın Tanrı’sının bir ‘baba’ figürü gibi sunulan ‘Allah’ (ya da telaffuz edildiği biçimiyle, ‘Alla’) olmasıydı. Bakan’ın açıklaması, Müslüman’ın siyasal olarak sorunsallaştırılmasını ve hatta ‘öte’lenmesini işaret ederken, medyadaki ‘Alla’ tartışmaları da hem psikanalize edilmesi gereken bir Tanrı fikrinin doğmasını ve hem de Müslüman’ın teolojik olarak sorunsallaştırmasını ya da ‘öte’lenmesini işaret eder.

Ancak bu iki sorunsallaştırma biçimine, üçüncü bir ögenin, tarihsel ve hatta genel olarak İslam’ın, Avrupa geleneğinde Hristiyanlık ve Yahudilik nazarında nasıl sorunsallaştırıldığı meselesini de eklemek gerek. Avrupa geleneğinde, Orta Çağlar’da, Thomas Aquinas’ın De rationibus fidei contra Saracenos, Graecos et Armenos ad Cantorem Antiochenum’u ile Nicholas Cusa’nın Cribratio Alkorani’si gibi çeşitli teolojik reddiyeler bir yana,

Carl Schmitt’in ‘siyasal’ olanı tanımlarken ‘siyasal düşman’ olarak Türk’ü örnek göstermesinden Rosenzweig’in The Star of Redemption’unda İslam’ı bir din bile olamayan siyasal bir oluşum olarak sunmasına kadar benzeri bolca bulunabilecek metinlerde görülebileceği üzere, İslam, her seyden önce, siyasal olarak değerlendirilen bir şeydir.

Öyleyse, bu üç ögenin ya da sorunsallaştırma biçiminin, “tahammül” açısından incelenmesi, bir çok açıdan faydalı. Her şeyden önce, ‘baba’ figürünün neye tekabül ettiğini sorgulama açısından. Ama aynı zamanda, “tahammül”ün ya da Batı dillerindeki karşılığıyla, ‘tolerans’ın veya aynı kelimenin Türkçeye yanlış bir aktarımı olan ‘hoşgörü’nün ‘Müslüman Sorunu’yla nasıl alakalı olabileceğini görmek açısından.

Jürgen Habermas, Almanca’daki ‘Toleranz’ın Latince kaynaklı olduğunu ve Almancaya ancak 16. yüzyılda geçtiğini belirtir [“Religious Tolerance—The Pacemaker for Cultural Rights”, Philosophy 79 (2004), s. 5). Kelimenin Latincesi, ‘tahammül etmek, dayanmak, katlanmak’ anlamındaki tolerāre’dir. Kelimenin anlamındaki esas vurgu, farklı, yabancı ya da düşman bir çevrede ya da bünyede ayakta ya da hayatta kalma yeteneğinedir; mesela, bitkilerin aşırı ışığa karşı tahammül edebilmeleri yeteneği ya da sınırına.

Dolayısıyla, tıpkı Avrupa’yı tanımlarken kullandığımız ‘problemāta’ kelimesinde olduğu gibi, tolerans da bir ‘sınır’ içerir; bir başka ortama ya da bir başka kişiye veya gruba karşı tahammül kapasitesi ya da ‘sınırı’ dahilinde olmak demektir.

Aynı Habermas, 16. ve 17. yüzyıllarda Avrupa’daki “hükümetler”in (daha doğrusu, Krallıkların ya da prensliklerin) “tolere etme” fermanları yayınlamalarına bakarak, tolerance’ın “hukuki bir kavram” olduğunu iddia eder. Bu, bir hayli, Avrupa tarihini Protestan varlığının ortaya çıkışıyla birlikte okuma gibi bir hatayı içerir. İki nedenden dolayı:

Birincisi, kendisine ait “Devlet otoritesi [daha doğrusu, dönemin yönetici kesimleri] tarafından hukuki tolere etme kanunları, (nüfusun çoğunluğunun bir kuralı olarak) halkın, o zamana kadar baskılanan ya da eza edilen dini cemaatlerin üyelerine karşı toleranslı davranmaları beklentisine yol açtı” cümlelerinde kendisini ele veren, “o zamana kadar” ifadesi ile “baskı” ve “eza” ifadelerinden Avrupa’yı masum kılmaya çalıştığı için.

İkincisi ise, “o zamana kadar”, tolerans’ın ‘dini’ bir kavram olmak şöyle dursun, negatif bir içerikle, ‘ontolojik’ bir kavram olarak hizmet görmesini ve bu ‘ontolojik’ boyutun bir biçimde hala kalıntılarını sürdürdüğüne yirminci yüzyılda bile şahit olunduğu için. (Belki bir üçüncü neden olarak da, Habermas’ın, Avrupa dışından bakıldığında ‘kültür’ içine yedirilmiş ‘teolojik’ içeriğin varlığını, hukuki süreçleri ya da devlet otoritelerini dinin üstüne yerleştirerek, baştan yok saymaya çalıştığı noktası da eklenebilir.

Bu durum, Habermas ya da kendisi gibi “Avrupa kültürünün evladı” olanlar için, Avrupa’nın kendisi dışındakilere karşı sergilediği ‘gizli teokrasi’yi saklamaya hizmet edebilir; ama tolerans’ın soy kütüğünü ‘liberal’ bir tarihe bağlama çabası, en azından, kavramsal düzeylerde, benzeri başka kavramlarla –mesela tolerans’tan aktarma olmayan bir ‘hoşgörü”yle ya da Derrida’nın tolerans’a karşı geliştirmeye çalıştığı bir “konukseverlik”le kıyaslandığında, kendisini ele verir.)

Dolayısıyla, Katolik Avrupa’da Katolik olmayanlara karşı ‘sıfır tolerans’ın olduğu ‘ontolojik’ bir durumdan, aynı ‘ontolojik’ içeriğin en azından kalıntı olarak varlığını sürdürdüğü ‘din savaşları’nın akabinde gelişen kendi içindekini (Protestan’ı) dini olarak ‘tolere etme’, Aydınlanma’yla birlikte ‘ontolojik’ içeriğini dönüştürse de, artık felsefi ve retoriksel bir aygıta dönüştürülür.

Mesela Voltaire, Philosophical Dictionary’sinin “Tolerans” maddesinde, “Tolerans nedir?” diye sorarak, “İnsanlığın bir neticesidir. Hepimiz zaaf ve hatadan müteşekkiliz, karşılıklı olarak bir diğerimizin aptallığını bağışlayalım –bu, doğanın ilk kuralıdır” cevabını verdiğinde (H.I. Woolf’un Knopf Yayınları tarafından basılan 1924 yılına ait İngilizce çevirisinden) hem bu dönüşmüş “ontolojik” içeriği “doğa kanunu” adı altında sergiler ve hem de “bu zamana kadar Hristiyanlar bütün insanların en tolerans’sızı olmasına rağmen, Hristiyan kuşkusuz ki tolerans’ı en çok telkin etmesi gereken kişidir” ya da “Eğer dini meselelerde tutarlı bir akıl yürütülseydi, aşikardır ki hepimizin Yahudi olması zorunluydu, çünkü Kurtarıcımız İsa Mesih bir Yahudi olarak doğdu, bir Yahudi olarak yaşadı, bir Yahudi olarak doğdu” gibi çelişik ifadelere de yer verir. Yine, ‘ontolojik’ içerik, mesela, “Protestanların ‘var’ olmasına müsade edelim” şeklindeki anlayışta, bir ‘varlık’ meselesi olarak da etkisini sürdürür.

Ancak, Voltaire’in, Habermas’ta da değişik bir biçiminin göz önüne alınmak durumunda kaldığını göreceğimiz, “tolerans’ı telkin etmesi gereken kişi” olarak Hristiyan ile “bütün insanların en tolerans’sızı” olarak Hristiyan arasında bir ayrım yapması, “o zamana kadar” felsefi bir kavram düzeyine çıkamamış bir kelimenin seyrini etkilediği için, sadece çelişik denilip bırakılmamalı.

Voltaire, Hristiyanlar tolerans konusunda örnek olmalılar, diyor; ama aynı Hristiyanları “tolerans’sız” diye nitelendiriyor, ve dahası Hristiyanlara konuşuyor. Dolayısıyla, ‘sıfır tolerans’tan sıyrılan, ama ‘ontolojik’ hüviyetini bir “doğa kanunu” olarak sürdüren tolerans, Derrida’nın deyimiyle, (“İman ve Bilgi: Basit Aklın Sınırlarında ‘Din’in İki Kaynağı’, Toplumbilim’in Derrida özel sayısı içinde, M. Başaran çevirisi, s. 138-39; ya da Derrida’nın Acts of Religion’u içinde aynı makalenin S. Weber çevirisiyle, “Faith and Knowledge” adlı İngilizce çevirisi, s. 59-60) ‘düşünümsel iman’ın şartlarından biri haline de gelir ki bu ‘düşünümsel iman’, kendisini bir ‘ahlak dini’ hüviyetiyle de sunar (mesela Kant’ta; ama Voltaire ile Kant’taki Aydınlanma ‘tonları’ arasında bir ayrımın varlığı da unutulmadan).

Bu anlamda, felsefi tolerans da bir biçimde Hristiyanlara konuşan bir kavram; bu haliyle de ‘bu onların güzelliği’ denilecek bir tarafı da var aslında. Ancak ‘düşünümsel iman’ın, ‘ahlak dini’ne imanın anlamlarının göz ardı edilmemesi ve “o zamandan beri” Avrupa’da tolerans’ın hangi biçimlere büründüğünün, dahası onun asıl konumuz olan Avrupa’da ‘Müslüman Sorunu’yla alakasının unutulmaması şartıyla.

Bu şart, kendi dışındakilere karşı ‘gizli teokrasi’nin ya da yaklaşık anlamıyla politik teolojinin anlamlarını sorgulamayı da beraberinde getirir.

Ahmet Demirhan, YARIN Dergisi, Nisan 2004

İLGİLİ YAZILAR

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ
_91025469_hi035079026
Dış Basın Özetleri – 5 Eylül

Independent, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın, G20 zirvesi için gittiği Çin'in Hangzou kentinde ABD Başkanı Barack...

thumbs_b_c_e969d4e2b2355d6d5362ae4a4ef1709b
Obama kötü devraldığı ekonomiyi iyi bırakacak

Amerikan ekonomisinin son 8 yılda katettiği mesafe, Başkan Barack Obama'nın tarihe "ABD'yi resesyondan çıkaran başkan"...

ciaaas
İran’da ABD/İngiltere Askeri Darbesi: “Operation Ajax”

“In the middle of the Cold War, the United States played a role in the...

Kapat