İdeoloji ve Ekonomi

  • 18 Ağustos 2016
İdeoloji ve Ekonomi
 
Her ekonomik sistem hayata objektif olarak baktığını ve ekonominin işleyişine ait kuralları tespit ettiğini iddia eder. Kapitalist iktisat görüşüne göre olaylar tekil bir iradenin eseri değildir. İnsanların doğal davranışlarının toplamı toplumsal davranışları belirler ve ekonominin amacı bu davranışlarla ilgili kuralları bulmak ve buna uygun politikalar üretmektir. Fizik kuralları da böyledir ve yaptığımız şey bunları bilimsel olarak inceleyip insanlar için gerekli ve faydalı biçimde kullanmaktan ibarettir.
 
Sosyalizm ekonomik olayların bireylerin davranışlarının toplamı olmadığını, ekonomik davranışların toplumun tümüne ait olduğunu düşünür.
 
Meseleye başka bir açıdan da bakılabilir. İster bireysel davranışlara ister toplumun tümüne ait olsun, ekonomik olaylar tek türlü olmak zorunda değildir. Bireyler ve toplumlar standart bir davranış biçimi sergilemezler ve davranışlar değiştikçe bunlarla ilgili kurallar da değişir.
 
İnsanların maddi mutluluğunun tüketimlerindeki artışla orantılı olduğu iddiası da geçerli değildir. 1950 den beri gelişmiş ülkelerde tüketim iki misline çıktığı halde kendisini mutlu hissedenlerin oranlarında büyük bir değişiklik gözlenmemektedir. İnsanlar tükettikleriyle değil, diğerlerine göre konumlarına bakarak mutlu olmaktadır. Zorunlu ihtiyaçlar karşılanıncaya kadar tüketim mutluluğu belirlemekte ama bu sınırı aşınca başka faktörler belirleyici olmaktadır.
 
Bir ülkeyi yönetenler, ekonomik alanda, iki aşamalı bir program uygulamak zorundadır. Önce herkesin hayatını sürdürmesi, barınması ve kendini yeniden üretmesi için eğitilmesi gerekir. Bunu gerçekleştirmek gelir dağılımında adalet sağlamaktan farklıdır ve gelir farklılıklarının büyük olduğu bir ülkede bile bu amaca ulaşılabilir. Üstelik bunları gerçekleştirmek için  zengin ülkeler kategorisine girmek de gerekmez. Ülkelerin gelişme düzeyleri milli gelir rakamlarıyla, sosyal adalet gelir dağılımıyla ölçülür ama sözünü ettiğimiz gereğin gerçekleşip gerçekleşmediği sorgulanmaz.
 
Ekonominin amacının fertlerin refah düzeyini artırmak olduğu söylenir ama bunun asıl amaç olduğu çok şüphelidir. Bu iddia söylem düzeyinde kalır ve özellikle büyük güçler ekonomik politikalarını siyasi hedeflerine göre belirler. Hatta ideolojik tavırlarının temelinde de, bu ideolojiye inançtan çok, hedeflerine uygun olup olmaması yatar. Sovyetler Birliği'nin, devrim aşamasının siyasi şartlarını tartışma dışına dışı bırakarak, siyasal hedeflerine uygun bir model seçtiği söylenebilir. Kapitalist bir düzenin ülkeyi gelişmiş kapitalist ülkelerin kontrolüne sokacağını gören Sovyet yönetimi, hızlı sermaye birikimin vergi toplayarak gerçekleşemeyeceğini görmüş ve en hızlı sanayileşmenin tüm gelirlerin devletin elinde olmasıyla mümkün olacağını düşünmüştür. Bunun dışında Batı karşısında yeterli bir askeri güç oluşturmak için gerekli kaynakların da toplanacak vergilerle finanse edilmesinin imkansızlığı da bu yolun seçilmesinde belirleyici bir rol oynamıştır. Yani uygulanan komünist model, bu ideolojiye bir inancın sonucu değil pratik ihtiyaçlar nedeniyledir.
 
Türkiye 1980'e kadar, ideolojik farklılığa rağmen, ekonomik alanda benzer bir yol izlemiştir. Ülke ekonomisi dışa kapalıdır ve sermaye birikimi devlet eliyle sağlanmaktadır. Büyüklüğü siyasal bir güç odağı olmasına yetmediği için Sovyetler'in oynadığı rolü oynayamamıştır ama kapılarını da uluslar arası kapitalizme de açmamıştır. 
 
Bu tarihten sonra, Sovyetler'deki rejim değişikliğiyle birlikte, ulus devlet yapılarının ve yerine dünya ekonomisiyle bütünleşen yapıların ortaya çıktığı gözlenmektedir. Bu iki olay arasında bir ilişki var mıdır? Kapitalist düşünce bu tarihte ortaya çıkmadı, özel teşebbüsün gücü de yeni fark edilmedi ama tüm dünya adeta tek bir ekonomik bütünün parçası haline dönüştürülmeye başlandı.
 
Bu olgunun temelinde siyasi faktörlerin olduğunu, Soğuk Savaş döneminde ideolojik farklılıklar ve askeri bloklar etrafında kümeleşme, bunların ortadan kalkmasıyla ekonomik merkezler etrafında toplanmaya dönüştü. Eğer Soğuk Savaş devam etseydi, bu yapının sağladığı çimento yeterli olduğu için, kimse yeni bir bütünleştiriciye ihtiyaç duymayacaktı. Ancak dağılan bloklar,  belli ekonomik odakların egemenliği ve kontrolü altında yeniden bir araya geldiler.
 
Şüphesiz yeni yapılanma geçmiştekinin bire bir kopyası sayılamazdı. Bir çok Doğu Bloğu ülkesi uluslar arası sermayenin kontrolüne girerken Batı Bloğu'nda da ciddi ayrışmalar ve farklılaşmalar oluştu.  Artık mücadelenin araçları da değişmişti ve ekonomik araçlar birinci derece rol oynamaya başladı.  Yeni ekonomik düzen belli kesimlerin refahını artırıyordu ama işsizlik ve gelir dağılımındaki adaletsizlik yeni sorunlar haline geliyordu.
 
Türkiye’nin yeni ekonomik modeli benzer sorunlar yaratmaya başladı. Dışa açılma önemli bir gelişme sağlayamadı. Ortalama büyüme hızı daha önceki dönemin altında kaldı. Yurt içi sermaye birikimi hızla azaldı ve yarıya düştü. Yabancı sermaye yeni yatırımlara yönelmedi, ekonominin kilit noktalarını kontrol etmekle yetindi. Ekonomik bağımlılık gibi ideolojik sayılabilecek kriterleri bir yana bırakıp sadece ekonomik büyüklerle yeni modeli değerlendirdiğimiz zaman bile ciddi bir başarısızlığın olduğu görülebilir.
 
Bugün ne durumda olduğumuzu tespit etmenin bile zor olduğunu, dış açıkların hangi kaynaklardan finanse edildiğini bilemediğimizi kabul etmek zorundayız. Bu gidişin bir krizle mi sonlanacağı yoksa genel bir çöküşe mi yol açacağını kestirmek mümkün görünmüyor.
 
Bu şartlar altında izlenecek ekonomik politika ne olmalıdır sorusuna kolaylıkla cevap verilemez.  Giderek sıkılan bir mengenenin ağzındaki ekonomimiz için çıkış yolu olarak önce var olan durumu stabilize etmekle başlanmalıdır. Oysa izlenen politikalar aynı yöndedir ve kontrol imkanı giderek kaybolmaktadır.
 
Ülkenin ekonomik durumunu tartışmak ideolojik itirazlarla karşılanıyor. Dünyanın global bir köye dönüştüğü ve onun bir parçası gibi hareket edersek tüm sorunların çözüleceği ve gelişmiş ülkeler sınıfına gireceğimiz söyleniyor. Olay bir metot sorununa indirgeniyor.  Oysa önce hastalık teşhis edilir daha sonra nasıl tedavi edileceği tartışılır. Global ekonomik düzenin bir maymuncuk gibi her kilidi açacağı söyleniyor. Oysa bu düzenin amacı ekonomik sorunları çözmek değil yeni egemenlik yapılanmasının bir aracı olmasıdır.
 
Bunları söylemek egemenlik iddiasında bulunan güçlere savaş açmak ve onların projelerini baltalamak olarak algılanıyor. Bunun çıkar yolu siyasi planda uzlaşmak ama ekonomik konudaki olumsuzlukları engellemekten geçer. Oysa biz siyasi alanda itirazlar ileri sürmek ama ekonomideki kontrolü kaybetmeye razı olmak gibi çıkmaz bir sokağın içinde yürüyoruz.
 
Bu nedenle nasıl bir ekonomik düşünce gerekir veya nasıl bir politika izleyerek halkımızın refah düzeyini artırırız sorusu  anlamsız kalıyor. Önce ekonomi haber ve ekonomik politikalar izleyebilecek kadar hareket  imkanımızın olması gerekir. Bugün izlediğimiz politikaların uygulayıcısının biz olduğumuz şüphe götürmez ama bunları bizim öngördüğümüzü söyleyemeyiz. Türkiye büyük bir ekonomik potansiyele sahiptir ve hem halkının temel ihtiyaçlarını karşılayabilir hem de onun çağın nimetlerinden faydalanmasını sağlayabilir ama önce ellerindeki bağı çözmesi gerekir.
 
Mahir Kaynak / YARIN Dergisi, Mart-2005

İLGİLİ YAZILAR

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ
134ATVAK26
Emperyalizme Karşı “Emperyal Alternatifler”

Küreselci emperyalizmin en reel alternatifi, anti emperyalizm değil, emperyal alternatifler geliştirmektir. Emperyal ifadesi, çok uluslu...

merkel-den-flas-vize-aciklamasi-1464008118
DW Editörü:Türkiye tehdidini yerine getirmez

Türk hükümeti yetkilileri daha önce de geri kabul anlaşmasıyla ilgili olarak Avrupa Birliği'ni (AB) uyarmışlardı....

merkell
Merkel’in sonbaharı

Angela Merkel 11'inci kez başbakan olarak yaz tatilini tamamlayıp Berlin'e döndü. Ama onun normal siyasi...

Kapat