Emperyalizme Karşı “Emperyal Alternatifler”

  • 18 Ağustos 2016
Emperyalizme Karşı “Emperyal Alternatifler”

Küreselci emperyalizmin en reel alternatifi, anti emperyalizm değil, emperyal alternatifler geliştirmektir. Emperyal ifadesi, çok uluslu ve dinli büyük bütünler manasındadır.

Mezopotamya-Akdeniz havzası, Doğu Roma ve Osmanlı'nın en geniş sınırlarını ifade eder. Bu sınırlar güncellenerek daha geniş bir coğrafya üzerinde bütünleşmenin yolları aranabilir.

Hiç kimsenin şüphesi olmasın, gerçekten oluşacak Büyük ve birleşik  bir Ortadoğu, Amerikan emperyalizminin bölgeden kovulmasını sağlayacaktır. Çünkü, bu coğrafya Müslümanlık ve tevhidci doğu Hıristiyanlığının mayasıyla yoğrulmuştur. Bu maya, emperyalizme hizmet etmez.

Emperyal Alternatif ya da "Sönmüş Ateşin Ruhu"nu Diriltmek

Ahmet Özcan | YARIN Dergisi | Ocak 2004

"Ne kadar uzaktık Dicle'den

Çok yakınında doğmuşken
Dicle ki aşağılarda köpüklerinden
Bir şehir doğurmuş Bağdat’tır bu senin ülken
Bağdat’tır bu kardeşim senin ülken
Ayın Dicle'ye düşüp toprağa yükselmesi yeniden
Ayna koparmak boyuna ayna koparmak güneşten
Açık ve seçik bir fetih kılıçla yarılan güneşten
Senin şehrin benim şehrim ve hepimizin şehri
Bir nehrin şehri ki bizi yıkamıştır ruh ve beden
İçimizde akmıştır gece ve gündüz demeden
Gövdesinde izler benekler taşır Kara Âmid kalesinden
Yaralar kaplan derisini cam gibi süsleyen
Gönül yaraları fizikötesinden

Ve bir şehir ki haber verir
Gök yaratılmadan önceki gökten
..
Görmedim Bağdat’ı ne kadar görmek istemişken
Bizi mahrum bırakmışlar birbirimizden
Kendimiz mahrum bırakmışızdır kendimizi kendimizden
Bağdat ki Kerbelâ şehitlerinin kanıdır harcı
İslâm Uygarlığının Başkenti
Harun Reşit barışı
İmam-i Âzam adaleti
Cüneyd'in gözleri
Geylâni'nin gönlü
Ve Halid'in zikri
Binbir gece ülkesi
Binbir gündüz gerçeği
Fuzuli'nin günü

Leyli Mecnun nefesi
Ve HallacMansur'un kanıyla besli

Bir halk gidiyor burdan bilinmeyen bir yere
Hâtıralarını savurarak sıcak bir rüzgârın küllerine

Ve haberci diyor ki: n'oldu Bağdat
Nerde onu koruyan sur ve perde
İnsan ki yaşar eserde
İnsan nerde ve eser nerde

Devrilen her taş benim taşım
kılan her ev benim
Benden yıkılıyor hepsi ben yıkılıyorum
Yıkılan benim

Ve haberci diyor ki: yıkılan benim
Taşta suda hurmada
Kuş boğazında
Otomobil tekerinde petrol zerresinde

Her zerrede ölen benim
Ölen Bağdat benim

Ve diyor ki haberci:
Yanan ay sönen gün benim
Çöken akşam gelen geceyim ben

Neden anlamadın bütün bunları sen
Ey Bağdat’ın altın anahtarını küle çeviren

Sezai Karakoç (Alın Yazısı Saati’nden)

Küreselcilik ideolojisi, küresel olanı, global bakmayı yani gerçek evrenselliği örterek  ilerliyor. ABD-İngiltere-İsrail ittifakından oluşan ve çokuluslu finans-kapital güçlerin kontrolündeki bu küreselleşme süreci, tüm büyük anlatıları olduğu kadar bütün insanlık birikimini de tahrip ediyor. Onların küreselliği, aslında belli bir düşünme ve yaşam biçiminin tek yönlü empozesinden ibaret.

Tek tip insan yaratma üzerine kurulu bu ideolojinin faşist karakteri, daha derinde taşıdığı totaliter karakteri gizlemek için büyülü bir retoriğin perdesine saklanıyor. Tekelciliğini piyasa ekonomisi söylemiyle, faşizmini demokrasi söylemiyle ve bir ırkın üstünlüğüne dayalı teolojisini çağdaş uygarlık söylemiyle saklıyor. İhtirasların kışkırtıldığı bir sürecin kontrolüne dayalı bu küreselcilik tarzı, dünyanın her yerinde ihtirasları aklının ve ruhunun önüne geçmiş kesimlerden destek alarak yerleşiyor. Klasik emperyalizmin devlet aygıtları üzerinden yürüttüğü yaygınlaşma ve paylaşma savaşları yerine bugün küreselci emperyalizm, desantralize, amorf ve rafine araçlar (medya,eğlence endüstrisi,şirket ilişkileri,toplum mühendisliği, borsa manipülasyonları, NGO’lar vb.) üzerinden tahakküm oluşturuyor. Başta devletler olmak üzere tüm konvansiyonel güçlere karşı, yani kitlelerin direnç dinamiklerini temsil eden dinlere ve büyük felsefelere karşı savaş yürüten küreselcilik, insanın kullaştırılmasına dönük eski bir dramı yeni retorikle sahneliyor.

Klasik emperyalizm, ulus devletler üzerinden  çatışır ve savaşlar bir paylaşım savaşı olarak cereyan ederdi. Bugün küreselci emperyalizm, dünyayı tahakküm altına alma amacıyla savaşıyor. Ve rakip olarak tahakküme itiraz potansiyeli olan bütün dinamikleri hedef almış durumda. Ancak, Küreselci emperyalizmin şu an fiili rakibi kendi iç çelişkileridir. Özellikle askeri endüstriyel kompleks olarak tanımlanan savaş sanayi-Ordu bloğu ile finans-kapital güçleri arasındaki çelişkiler, yine ABD, İngiltere devletleri ve Yahudi partisi arasındaki politik maksatlara dayalı çelişkiler ve de Protestan/Yahudi ittifakına karşı Katolik/kıta Avrupası seçkinleri arasındaki çelişkiler, küreselciliğin iç savaşının çokta uzak olmadığını göstermektedir.

Emperyalizm, son tahlilde bir tahakküm biçimidir. Ve her tahakküm gibi, efendi-köle ayrımı üzerinden ve insanların çoğunluğunun köleleştirilmesi sayesinde ilerler. Üstünlük iddiası ve imtiyaz, emperyalizmin mayasıdır. Eşitlik, adalet ve özgürlük, emperyalizmin azrailidir. Bu nedenle tüm dünyada bu değerlerin tahribine dönük kitlesel hipnoz çabalarını politik ve ekonomik çabalardan öne almışlardır.

İnsanın bir şeye inanması, bağlanması ve kendini adaması, küreselci emperyalizmin ilk ve en önemli düşmanıdır. Irak'ta süren işgalin vahşet görüntülerinin küreselci medya tarafından servis edilmesinin asıl maksadı da işte bu inanç dinamiklerini zayıflatmak ve insanlığı gücün mutlak zaferine teslim olmaya razı etmektir. Korku yaymak, rıza üretim yöntemlerinden biridir. Bugün tüm devletler ve bir çok insan, küreselci emperyalizme teslim olma bahanesi olarak korkularını mazeret yapmıştır. “Eğer itiraz edersek, ekonomimizi çökertirler, bizi de işgal ederler, ülkemizi karıştırırlar, iktidarımızı kaybederiz vb.”

Bu korku söylemi, aydınların dilinde “çağdaş uygarlığı dışında kalmak, uygar toplumların gerisine düşmek, ileri dünyadan dışlanmak, üçüncü dünya ülkesi olmak, statükoya esir olmak” gibi seçkinci-konformist duygulara hitap ederek sürdürülür. Sonuçta, korku yaymak işe yaramıştır. Bir çok devlet, bir çok aydın, bir çok insan artık korkarak varolmayı seçmiştir. Devletlü seçkinler, bu korkularını reel politik adına meşrulaştırırlar. Oysa, gerçek reel politik, küreselci emperyalizme boyun eğmemek, onun büyüsünü bozmaktır. Romanyalı filozof Cioran’un ifadesiyle “somun pehlivanı” olan emperyalist güçler, onlardan korkarak değil, sahici alternatifler yaratarak geriletilebilir.

EMPERYALİZME KARŞI EMPERYAL ALTERNATİFLER

Küreselci emperyalizmin en reel alternatifi, anti emperyalizm değil, emperyal alternatifler geliştirmektir. Emperyal ifadesi, çok uluslu ve dinli büyük bütünler manasındadır.

Dünyanın her kıtasında, emperyalizmin bölüp parçaladığı tüm kardeş toplumların kıtasal yada bölgesel bütünleşmelere yönelmesi, emperyal alternatifleri doğuracaktır. Bu bağlamda, Latin Amerika, Orta Amerika, Mezopotamya-Akdeniz havzası, Hind alt kıtası, Orta Asya, Afrika ve Uzak Asya, emperyal alternatiflerin oluşabileceği kıtasal coğrafyalardır. Bu havzalardaki ulus devletler bir üst bölgesel devlet modelinde birleşebilirler. Dünyayı tek bir küresel devletin arazisi yapma projesi yada birkaç batılı büyük birleşik devletin paylaştığı çiftlik olmaktan çıkartmanın tek yolu, batı dışı dünyanın kendi arasında yakınlaşmalar, bütünleşmeler, birlikler oluşturmaktır. Bu anlamda, kıtasal emperyal devletler sistemi, çok kutuplu dünyanın altyapısını oluşturacak ve dünya barışının da teminatı olacaktır.

Türkiye, Mezopotamya- Akdeniz havzasının bütünleşmesinde öncü bir rol üstlenebilir. Bu emperyal siyaset, geri kalan tüm siyasetlerin temeli ve maksadı yapılarak tüm iç ve dış politik kararlar, bu emperyal hedefin açılımı yada uygulanmasını ifade edebilir. Avrupa birliği süreci, bu bağlamda Türkiye için bir zaman kaybını ifade etmektedir.

Esasen jeokültürel açıdan Türkiye, Avrupalı değildir. Hatta, çoğu durumda Avrupalılık, Türkiye için bir hakaret ve aşağılama sıfatıdır. Batılılaşma hedefi ve batıya bağımlılıkta dönüm noktası olan Kırım savaşı sonrasında toplanan 1856 Paris konferansında İngiltere ve Fransa, Osmanlı Devletini bir Avrupa devleti olarak kayda geçirmiştir. Bu kayıt, Osmanlının farklı ve alternatif bir imparatorluk olmaktan çıkartılıp sıradan bir Avrupa devleti düzeyine indirilmesi manasında, aslında ironik bir tenzil-i rütbe olayıdır. Osmanlı, diplomatik düzeyde süren ve ekonomik bağımlılığın pekiştiği işte bu süreç sonunda “hasta adam”haline gelmiştir. Bu nedenle, Avrupalılık kimliği yada Avrupa Birliğine üyelik adına geliştirilen söylemler, Türkiye için hâlâ aşağılama tonu taşımaktadır.

Esasen Osmanlı devrinden beri batıya dönük ilginin nedeni, teknolojik ve sosyal modernleşmenin ıskalanmaması gayretiydi. Ne var ki, Tanzimat süreci, modernleşmeyi batılılaşma olarak ele aldı ve batı karşısında aşağılık kompleksine dayalı bir kabuk değişimini dayattı. Oysa, özgün bir modernleşme siyaseti, batıda olduğu varsayılan sözde uygarlık nimetlerini üretmeyi sağlayacaktı. Ki iki yüz yıl sonra bugün, Türkiye de, başka bir çok batı dışı toplumda, biraz gayretle özgün modernleşme siyasetlerinin meyvelerini devşirebilmekte, eğitimli nüfus, teknoloji geliştirme, kentleşme ve benzeri alanlarda batıdan bile ileri modeller üretebilmektedir. 19. yüzyılın baş döndürücü değişim dönemi, batı dışı dünyayı bu adımları atmaktan alıkoymuş olabilir. Ama bugün için hâlâ yüz yıl önceki batılılaşma hedefi ve tarzını savunmanın hiçbir rasyonel gerekçesi yoktur.

Öte yandan bugün, Batı'ya  bağımlılıkla batı ile ilişki ve ittifaklar içinde olmak birbirine karıştırılmaktadır. Batıya bağımlı olmaktan çıkma çabası, dünyadan kopmayı değil, aksine gerçek dünya ile buluşmayı ve bütünleşmeyi sağlayacaktır. Türkiye, batılılaşma siyaseti nedeniyle batı dışında bir dünya tanımaz, bilmez hale gelmiştir. Hatta seksen yıl önce eyalet statüsüyle birlikte olduğumuz komşu ülkelerimizi bile ya hiç tanımıyoruz ya da batı medyası üzerinden biliyoruz. AB üyelik süreci, işte bu bağımlılığın kalıcılaşması ve hukukileşmesi dışında hiçbir yenilik içermemektedir. Bu nedenle AB üyeliğinin dondurulması yada özel statü tanımı ile başka bir mecraya çekilmesi Türkiye’nin gerçek çıkarlarının gereğidir.

Mezopotamya-Akdeniz havzası, Doğu Roma ve Osmanlı'nın en geniş sınırlarını ifade eder. Bu sınırlar güncellenerek daha geniş bir coğrafya üzerinde bütünleşmenin yolları aranabilir. Enerji kaynakları, insan kaynakları, bilgi birikimi, teknoloji üretecek insan malzemesi, uygarlık dinamikleri, insanlık değerleri, her şey ama her şey bu coğrafyada mevcuttur. Küreselci emperyalizm zaten bu mevcudu ele geçirmek için buralarda dolaşıp durmaktadır. Bu bölgenin halklarına kendi dünyasını parlak görüntüler olarak sunmakta, ama kendileri yüzyıllardır bu bölgenin zenginliklerini paylaşmak için çabalamaktadır. Sorun, bu bölgenin kendine güveninin kaybedilmiş olmasıdır. Batı karşısındaki aşağılık kompleksi, kendi sorunlarını çözemeyen bir felç hali üretmiştir. Bu felç hali ve kendine güven sorunu, tüm bölge halklarının gönüllü birliğini ifade eden ortak bir devletin örgütlenmesiyle, bu ortak devletin asabiyesi ile aşılabilecektir. Bölgede oluşturulacak bir bütünleşme süreci, emperyalizmin gördüğü ve göz koyduğu, bizimde kaybettiğimiz zenginlikleri, potansiyelleri, saklı dinamikleri harekete geçirecektir.

Örneğin, Büyük Ortadoğu Projesi, dikkat çekici bir şekilde bu potansiyellerin istismarına dayalı olarak gündeme getirilmiştir. Neo Osmanlılık, Türkiye’nin model olması, bölgede değişim ihtiyacı, İslam’ın gücü, doğu ve batı arasındaki sentez rolü, diktatörlüklerin tasfiyesi ve demokratik yönetimlerin kurulması gibi bu topraklarda yaşayan her sağduyu sahibi insanın on yıllardır dile getirdiği sorun ve çözüm yollarının istismarı söz konusudur. Tüm bunlar, tabii ki doğru tespitlerdir ve zaten bölgemiz gerçekliğinde karşılığı olduğu için dile getirilmektedir. Yanlış olan, emperyalizmin bunları istiyormuş gibi yaparak bölgeye kendisini ve ajan seçkinlerini yerleştirmeye çalışmasıdır.

Bu manada, BOP adına gündeme getirilenlerin bu bölgenin tüm akil adamlarının kendi hedefleri olduğu unutulmamalı, gerçekten bu hedeflere yürümenin yolları aranmalıdır. Hiç kimsenin şüphesi olmasın, gerçekten oluşacak Büyük ve birleşik  bir Ortadoğu, Amerikan emperyalizminin bölgeden kovulmasını sağlayacaktır. Çünkü, bu coğrafya Müslümanlık ve tevhidci doğu Hıristiyanlığının mayasıyla yoğrulmuştur. Bu maya, emperyalizme hizmet etmez. Bugün küreselci emperyalizmle işbirliği yapan bazı Müslüman ve Hıristiyan unsurlar olabilir. Ama bunlar dahi yarın bu bölgenin kendi dinamikleri ile harekete geçişinin parçalarına dönüşecektir. Başta belirttiğimiz korku dinamiği, bugün BOP gibi projeler karşısında da akıl tutulmasını ve felç olmayı sağlamaktadır. Oysa kendine güven ve inanç her şeyin başıdır. Emperyal bölge gücünün oluşturulması ve Türkiye’nin öncü rolü, kaçınılmaz bir süreç olduğu gibi, son tahlilde son derece milli bir projedir.

Türkiye’nin emperyalist devletler arasında tercih yapma diye bir zorunluluğu yoktur. Ama emperyal bölge gücü oluşturma projesine hizmet edecek her tür işbirliğine açık olmalıdır. Bu manada Türkiye’yi oyalayarak zaman kaybettiren AB üyelik süreci yerine AB ile sadece özel ve sınırlanmış ilişkiler geliştirilmelidir.

Öte yandan ABD ile ilişkilerin, Irak işgali sürdüğü sürece en alt düzeye çekilmesi, ABD’nin bölgeyi terk etmesi için çaba gösterilmesi, Türkiye’nin NATO’dan çıkma yada NATO’nun BM denetiminde sınırlandırılmış bir dünya polis gücüne dönüştürülmesi  gibi opsiyonlar içerecek tarzda sürdürülmesi mümkündür. Aynı şekilde BM de İslam dünyası adına veto hakkı talep etmek, İKÖ başkanlığını bu amaçla İslam dünyasını harekete geçirmek için değerlendirmek, Türkiye’yi ABD ve AB karşısında güçlendirecektir. Rusya ile ilişkilerde aynı bağlamda değerlendirilebilir. Yeter ki Türkiye kendine ait bir proje yada politika sahibi olsun.

EMPERYAL VİZYON KORKUYU YENEREK GELİŞİR

Emperyal vizyon, korkuyu yenerek gelişir. Türkiye korkularına dayalı yenilmişlik paranoyası ve geri kalmışlık duygusunu terk edecek hamleler yapabilir.

İç siyasette ise bu emperyal vizyonun paralelinde kendine dönme, Türkiyelileşme süreci başlatılmalıdır.

Bu sürecin ilk adımı ise, devletin millet tarafından temellükü olacaktır. Vesayetçi demokrasiye karşı lümpen demokrasi geliştirme sürecine son verilerek, gerçek demokrasinin imkanları ortaya çıkartılmalı, yani milletin kayıtsız ve şartsız egemenliği tesis edilmelidir. Bunun ölçüsü ise basittir: tüm kritik sorunlarda ilk sözü de son sözü de millet söyleyecek, herkes ama herkes milletin kararına selam duracaktır. Milletin sözünün üstüne hiçbir kurum yada odak söz söyleyemez. Başörtüsü, laiklik, Kürt meselesi, azınlık tartışmaları yada dış politika tercihleri gibi bütün tartışma ve çatışma konuları, bir şekilde ve biteviye milletin onayına, kararına, eğilimine, denetimine sunularak çözülmelidir. Demokrasi oyununun üzerinde ittifak edilecek temel kuralı budur.

Sistemin ürettiği batı destekli oligarşi, tüm ekonomik, bürokratik gücü müsadere edilerek tasfiye edilmelidir. Bu noktada Rusya’daki Putin deneyiminden dersler çıkartılabilir. Devlet, emperyal bütünleşmenin tecelligahı olarak yeniden formatlanmalı, tamamen milletin temsili gücü halinde demokratikleştirilmelidir. Devletin tek sahibi, ayrımsız bir şekilde milletin tümüdür.

Emperyal bütünleşme süreci için Türkiye’nin demokratik devrimini tamamlaması, bu manada iç bütünleşmesini yani bu hedef doğrultusunda birleşmesini-milletleşmesini- tamamlaması gerekmektedir. Bu emperyal yeniden inşa süreci, Irak'la bütünleşme adımı olarak kuzey Irak'ta Türkiye himayesinde Kürt –Türkmen federasyonu oluşturulması ile dışa dönük olarak ilk deneyimini gündemine alabilir. Yine İran’la stratejik ittifak, Suriye, Bulgaristan, Azerbaycan, Ermenistan, Arnavutluk, Makedonya, Bosna-Hersek, Mısır, Ürdün ve Gürcistan’la federatif bütünleşme dahil daha yakın ve özel birliktelik formülleri üretilebilir.

Bunlar AB’ye girme hayali ve onursuzluğundan daha gerçekçi ve onurlu hedeflerdir. Hiç değilse denenmiş ve başarılmış, bize ait, barışı sağladığı test edilmiş, birlik ve kardeşliğe dayalı hedeflerdir. Gerçekleşmesinin önündeki tek engel, bu hedefleri hayali bulup AB ve ABD ile bağımlılık ilişkilerini gerçekçi bulan batıcı çizginin hala millet adına karar mercii ve makamında egemen olmasıdır. Bu nedenle demokratik devrim, aynı zamanda işte bu batıcı oligarşinin devletine karşı bir devrimdir.

Milletin devleti, yani bölge halklarının kardeşliğini temsil eden devlet, yani bu ülkenin özgürlük ve bağımsızlığının teminatı olan gerçek devlet, şu an bir Anadolu köyündeki çiftçinin sabanında, bir dağ başındaki çobanın kavalında, bir taşra ilinin çarşısındaki yaşlı dedenin yemenici dükkanında, bir varoşta yaşayan ninenin okuduğu Kur'ân sayfalarında saklı bir irade olarak tecelli edeceği gününü beklemektedir.

Mezopotamya-Akdeniz havzası, dünyanın tüm mazlum halklarının kıtasal bütünleşme sürecinin örnek modeli olarak, tek bir ülke ve devlet halinde kendini er yada geç örgütleyecektir. Bu hedef, ırkçı, dar kafalı, kabileci, mezhepçi, batıcı kafaların işi değildir. Onlar sıralarını savmış, bu topraklara 200 yıldır kan, gözyaşı, iç savaş, ihanet, işbirliği, kölelik, bağımlılık ve aşağılık kompleksi dışında hiçbir şey sunmamıştır.

Şimdi sıra, bu coğrafyanın asli ruhunu taşıyan organik iradesine gelmiştir. Bu irade, bir bilgelik metnindeki ifadeyle “suyun içinde sönmüş ateşin ruhu”dur.

Alınyazımızın saati, durdurulmuş olduğu andan ileriye doğru işte bu ruhla çalışabilecektir..

İLGİLİ YAZILAR

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ
merkel-den-flas-vize-aciklamasi-1464008118
DW Editörü:Türkiye tehdidini yerine getirmez

Türk hükümeti yetkilileri daha önce de geri kabul anlaşmasıyla ilgili olarak Avrupa Birliği'ni (AB) uyarmışlardı....

merkell
Merkel’in sonbaharı

Angela Merkel 11'inci kez başbakan olarak yaz tatilini tamamlayıp Berlin'e döndü. Ama onun normal siyasi...

TBMM Disisleri Komisyonu AA
Batı’nın 15 Temmuz yanılsaması

15 Temmuz’daki darbe girişiminin üzerinden bir ay geçti. Bu kalkışmaya dair Batı’daki siyasetçilerden gelen ve...

Kapat